Archive for Nisan, 2008

h1

Tarih başa sarıyor 9

Nisan 30, 2008

İşgal bayraktarı işbirlikçi basın

İşbirlikçi yerli basın ise, tehlike karşısında halkı uyarmıyor, yabancı sermayeye ve hükümetin lütuflarına bel bağlayıp, çanak yalayıcılığı yaparak İngiliz işgali istiyordu. “Özü sözü doğru, siyasi Osmanlı gazetesi” (!) sloganıyla yayınlanan Alemdar (Bayraktar, Önder!..) adlı gazete, bu hainliğini “işgal bayraktarlığı” na kadar götürmüştü. İşgalin ana sorumlusu İngiltere’yi övmek için binbir yola başvuruyor, “İngilizler’in bizi hiçbir zaman çelme takıp sendeletmediğini” ileri sürerek şöyle yazıyordu:

İngilizleri istiyoruz..

Türkler’in kendi güçleri ile adam olmalarına imkân yoktur. Bu acı ama hakikattir. Yatağımıza serilmeden önce, bir kere daha Türkler ellerini İngiltere’ye doğru uzatmalıdır. Zaten 3 gündür şehrin her tarafında, Türkiye’nin İngiliz mandasına terk edilmesi için imza toplanıyor. İmzalar 40 bine ulaşmıştır. Türkler’i ancak İngiliz idaresi koruyup, kurtarabilir.”


Hain Ahmet Anzavur, Kurtuluş Savaşı yıllarında inanılmaz kışkırtıcılık yaparak, çok sayıda vatanseverin şehit olmasına yol açmıştı.

Milli Mücadele karşıtı Alemdar gazetesi,

9 Nisan 1920 tarihli nüshasında

Ahmet Anzavur’a övgüler yağdırıyordu.

Atatürk diyor ki:

Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin etkinliklerine ve bu gibi gazetelerin zararlı yayınlarına son verilmelidir. (Özellikle subayların ve memurların bu gibi derneklere üye olmaları kesinlikle yasaklanmalıdır.)”

Mustafa Kemal (1919)

Ülkeyi satma” sözleşmesi…

TÜRKİYE, 15 yıl İngiltere’nin sömürgesi olsun!

Padişah Vahidettin ile hain Damat Ferit ikilisi, İngiltere’ye dehşetengiz bir teklifte bulundu. Halktan gizlenen bu anlaşma metninde korkunç istekler yer aldı

Padişah Vahidettin’in eniştesi olan Başbakan Ferit, istifa etti!.. Paris konferansındaki başarısız temaslarının ardından İstanbul’a dönen Damat Ferit, güven tazelemek için Vahidettin’e istifa dilekçesini sunarak, yeni bir hükümet ile yoluna devam etmek istedi.

Bakanlar arasında uyum olmadığını” ileri süren Damat Ferit, yine Vahidettin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi.

Bu arada, kayınbirader-enişte ikilisinin üç ay kadar önce İngiltere’ye dehşetengiz bir teklifte bulunduğu ortaya çıktı:

Türkiye, 15 yıllığına İngiltere’nin sömürgesi olsun!..”

Halktan saklanan gizli anlaşmanın ilk görüşmesinin 30 Mart 1919’da yapıldığı belirlendi. 4 Mart’ta padişahın başbakanlığa getirdiği Damat Ferit, ay sonunda, İstanbul’da bulunan İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Kaltorp’a (Galthorpe’a) giderek, Vahidettin’in hazırladığı anlaşmanın (muahedenin) taslağını sundu.

Halktan gizlenen bu anlaşma metninde şu korkunç istekler yer aldı:

1- (…) İngiltere 15 yıl boyunca, Türkiye’nin yabancılara karşı bağımsızlığını korumak ve iç güvenliğini sağlamak için gerekli bulduğu yerleri işgal edecektir. (Bu, artık bu yüzyılda “örtülü işgal” ile yapılıyor. “Paralel yönetim” yöntemi ile yapılıyor. AB gibi “Birlikler” ve IMF gibi “uluslararası ekonomi anlaşmaları” ile gerçekleştiriliyor. -HC)

2- Ermenistan, diğer büyük devletlerle anlaşacak olan İngiltere’nin isteğine göre bağımsız bir cumhuriyet olacaktır.

3- Boğazlardaki (Karadeniz ve Çanakkale’dekiler de dahil olmak üzere) bütün tahkimat yıkılacak ve buraları İngilizler tarafından işgal edilecektir.

4- İngiltere bir “dostluk işareti” olarak, padişah tarafından Osmanlı Bakanlarına İngiliz Müsteşarlar (yani onları idare edecek bakan yardımcıları -HC) tâyin edilmesine -lütfen- onay verecektir!. (Yani, “lütfen bizi denetleyin” mantığı. Ya da, bugün AB’nin dayatmaları karşısında söylenen “onlar istediği için değil, biz istediğimiz için yapıyoruz” mantığı!.. -HC)

5- Her vilâyete atanacak İngiliz Konsolosları 15 yıl boyunca Türk valilere “danışman” (!) olacaklardır. (Onlar da valileri yönetecekler!.. Günümüzde, devlet kurumlarına yerleşmiş yabancı danışmanlar ne yapıyor acaba? -HC)

6- Parlamento seçimleri ile yerel seçimler İngiliz Konsoloslarının gözetimi altında yapılacaktır. (İstenmeyen sonuç çıkma olasılığı görünürse -KKTC’de Annan Referandumu ve Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde olduğu gibi- seçim sonuçlarına müdahale edebilirsiniz, demek. -HC)

7- İngiltere ister başkentte, ister taşrada “mâli denetim birimi” kurma hakkına sahip olacaktır. (Düyun-u Umumiye İdaresi, IMF denetçisi gibi çalışabilirsiniz. Ekonomimizin denetimini tümüyle elinize alabilirsiniz, demek. -HC)

8- Anayasa, Doğu milletvekillerinin yetenek ve siyasi kabiliyetlerine göre sadeleştirilecektir. (Yani, Ermenistan gibi Kürdistan kurmanın yolu da Anayasa’da açılacaktır. -HC)

Türkler Avrupa’dan atılmalıdır. Amerikalı senatör Lodge’un dediği gibi İstanbul Türkler’den tamamen alınmalı, bir veba tohumu olan, harplerin yaratıcısı, komşuları için bir küfür olan Türkler Avrupa’dan silinmelidir.”

Lord Curzon

Türkler’i Avrupa’dan kovmak gerekir. Ancak önce taksim (parçalayıp, paylaşma) konusunda anlaşmalıdır.”

Jean Louis Carra

Bugün Türkler’in ayakları altında ezilip inleyen Hıristiyanlar, zamanı gelince onları yargılayıp, cezalandıracaktır. Türk Ordusu şeytanın ordusudur.”

Martin Luther

Vahidettin, istifaya rağmen

yine hükümeti kurma görevini eniştesi hain Damat Ferit’e veriyordu.

İstanbul’u işgal İngiliz askerleri, tüfeklerine süngü takılı halde Galata Rıhtımı’nda yürüyüşte…

Nutuk’ta tarihi cevap:

Korkak insanlar ulusun duraksamasına yol açarlar

Mustafa Kemal, Meclis’te okuduğu Nutuk’ta, işbirlikçileri suçlamıştı

Ulu Önder, çanak yalayıcı işbirlikçi basının alçaltıcı yayınları için bu ifadeleri kullanıyordu

Yetersiz (âciz) ve korkak insanlar, herhangi bir yıkım karşısında Ulus’un da duraksamasına ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada (beceriksizlik ve tereddütte) öylesine ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki: ’Biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olamayız. Varlığımızı, bağılsız (kayıtsız) koşulsuz (şartsız) olarak yabancı bir devletin eline bırakalım. ’Balkan Savaşları’ndan sonra ulusun, özellikle ordunun başında bulunanlar da, başka biçimde, ama gene bu anlayışla iş görmüşlerdi.

Türkiye’yi, böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: ’Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla (imanla) donatmak. Bütün ulusa sağlam bir iç gücü (mânevî güç) vermek.’” Hükümet ve ordunun başında bulunanlara Atatürk’ün yanıtı buydu!..

İngiliz parası burada Türkiye’yi mahvetmek için harcanır.”

Mustafa Kemal (1919)

Damat Ferit’e suikaste hayır!..

Bu adamın bir adalet divanında ihanetinin sabit olacağına hiç şüphe yoktur” diyen Mustafa Kemal, Damat Ferit’e suikast düzenlenmesine izin vermemişti

Kendisine suikast yapılması için her yol denenen Mustafa Kemal, hain Damat Ferit’e düzenlenecek suikasta izin vermeyecek kadar da büyüktü.

1919’un 17 Eylül’ünde arkadaşlarına durumu anlatan Mustafa Kemal, şöyle diyordu:

Hakim değiliz

Bir genç arkadaşımız, Sadrazam Ferit Paşa’nın öldürülme teşebbüsü için benden onay istiyor. Bu adamın bir adalet divanında ihanetinin sabit olacağına hiç şüphe yoktur. Büyük fenalıklarına devam ediyor ve elinden geldiği kadar da devam edecektir.

Fakat biz mahkeme değiliz, hakim de değiliz. Adaleti uygulama yeri ve yetkisinde de değiliz. Ancak adalet isteyebiliriz. Bunu da fert yapar. Kaldı ki bu adam, halen nazariyede bile olsa şeklen meşru durumda sadrazam, çünkü Padişah’ın güvenine sahip… Faaliyet halinde Meclis-i Mebusan yok ki, güvensizlik beyan etsin ve düşürsün. O halde onunla ancak, şimdilik onu oraya getireni ikna ederek, yarın da bu ülkede böyle sonuçlara meydan vermeyecek yolları kapayarak mücadele edebiliriz.(…)

Ne dersin çocuk?

Bu yolun dışındaki hiçbir tarz, ne vatana ve ne de sahiplerine hayır getirir. Anlaştık değil mi?”

Sonra da, düşüncenin sahibi gence dönerek,  “Sen ne dersin çocuk? Bir şaşkını kahraman veya kurban mı yapmak istiyorsun? Bırakın bu komitacı kafasını…”  dedi.

Vatanın sînesinde (bağrında) kurtuluş çarelerini birlikte, ölünceye kadar aramaya, temin etmeye çalışacağız.”

Mustafa Kemal (24 Aralık 1919)

h1

Tarih başa sarıyor 8

Nisan 30, 2008

Sultanahmet mahşer gibi

Sultanahmet Meydanı’na akan ikiyüz bin Türk, İzmir’in işgalini kutlamak için İzmir limanına akan yerli Rumlar’a ve tüm dünyaya cevap veriyordu.


22 Mayıs 1919, Perşembe.. Bir, bin oluyor; binler, onbin.. Binlere binler katılıyordu. Üsküdar’daki 30 bin kişinin yanı sıra, Kadıköy’de de 20 bin kişi toplanıyor, Fatih Camii önünde toplanan 80 bin Türk, Sultanahmet’te 200 bine ulaşarak rekoru tamamlıyordu.

Aynı gün, bir İngiliz generali, Merzifon’a gitmek üzere bir Amerikan gemisi ile Samsun’a ulaştı. Durumu yakından izleyen Mustafa Kemal, İngilizler’in Anadolu’nun içlerine yayılmasına karşı İstanbul Hükümeti’ni uyardı. Yunus Nadi de, hapisten çıkmış, Yenigün gazetesini çıkarmaya başlamıştı.
İşgali protesto ettiler

“Ağlayan minareler altında yemin ediniz. Bayrağımıza ihanet etmeyeceğiz..” Bu sözleri duyan 200 bin Türk, Sultanahmet Meydanı’nı büyük bir işgal protesto alanına çevirmişti.
Kadıköy mitinginden bir gün sonra, İstanbul Sultanahmet Meydanı’na akan ikiyüz bin Türk, İzmir’in işgalini kutlamak için sokaklardan İzmir limanına akan yerli Rumlar’a ve tüm dünyaya cevap veriyordu.

50’nin üzerinde sivil kuruluş (cemiyetler), öğrenciler ve siyasi parti üyelerinin de dahil olduğu 100 bin Türk’ü Sultanahmet Meydanı’ndaki tarihi yapıların arasında bir araya getirmişti.
Kum gibi kaynayan bu yaslı ve mutsuz Türk kalabalığı kadınlardan, erkeklerden, yaşlılardan, gençlerden, askerlerden, subaylardan meydana gelmişti. (…) Bütün meydanları, evlerin balkonlarını, ağaçların üstlerini, camilerin duvarları ile kubbelerin üstlerini, minarelerin şerefelerini ve damları doldurmuştu. İstiklâl Harbi Gazetesi’ne göre ise meydan, “mahşere” dönmüştü.

MUSTAFA KEMAL:

Hükümet yabancıların esiri


Kâzım Karabekir’e şifreli telgraf gönderen Mustafa Kemal, İstanbul’daki Türk Hükümeti’nin yabancıların elinde esir olduğunu vurguluyor.

Bazı Türk paşaları İngilizler tarafından Malta’ya sürgün edilir ve Türk hükümeti seyrederken, Mustafa Kemal Paşa seyretmiyordu. Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ya şifreli bir telgraf göndererek,“Türk Hükümeti’nin yabancıların oyuncağı” olduğunu vurguluyor ve şunları söylüyordu:

“İtilâf Devletleri’nin millî istiklâlimizi ve devletimizi idama mahkûm etmekte oldukları anlaşılmıştır. İstanbul’daki Türk Hükümeti de, yabancı kuvvetlerin elinde esir bulunmakta ve İstanbul şehri de kuvvetle işgal altındadır.”

9.Ordu Müfettişi Mustafa Kemal, Türk Hükümeti için “âdeta, kuşatılmış bir kale içinde mahsur kalmıştır” diyordu.

“Anadolu’da gizli teşkilat kurulsun!..”

Mustafa Kemal telgrafında, ulusal mücadele için “gizli direniş örgütü” kurulmasını istiyordu:
“Anadolu’daki devlet memurlarının itimat edilecek şahıslarla işbirliği hâlinde gizli olarak teşkilatlanmaları gerekmektedir. İstiklâlimizi temin için bu şekilde yapılacak çalışmalarda ve mücadelede esas ödev askerlere düşmektedir.

Milletin esaretten kurtarılması, hâkim ve müstakil olarak topraklarımızda yaşayabilmesi, ancak azimkâr ve namuslu ellerin milleti kısa ve doğru yoldan müdafaa-i hukuk ve istikbâle sevkiyle kâbil olacaktır.
Rumlar’ın sahillere yanaşmaları ihtimaline karşı köyler silahlandırılmalı, bu gibi sarkmaların yurdun içine doğru yayılması karşısında ateşle mukabele edilmeli ve sahillerdeki depolarda bulunan silâhlar gizlice içlere doğru kaçırılmalıdır..”

Damat Ferit Hükümeti ise, aynı anlarda, Yunan Ordusu ile savaşılmamasını, düşmanın yurdun içinde ilerlemesi durumunda Türk askerinin o kadar geri çekilmesini (kaçmasını!) emrediyordu!..
“Buyurun tevkif edin”

Bu arada, Sivas’a geçme hazırlığındaki Mustafa Kemal’in tutuklanacağı haberleri yayıldı. Hükümet tarafından yeni ataması yapılmış bulunan Elazığ (Mamüretülaziz) Valisi Kurmay Albay Ali Galip, Sivas’a giderek Vali Reşit Paşa’dan kente ayak basar basmaz Mustafa Kemal’in tutuklanmasını istedi. Fransız Binbaşı Brüno da, Sivas’ı işgalle tehdit ediyordu. Tutuklamaya karşı çıkan Reşit Paşa, “İşte kendisi geliyor, buyurun siz tevkif edin” karşılığını verdi.

Sivas’taki paşa-vali Reşit’in durumu bir telgrafla kendisine bildirmesi üzerine, arkadaşları ile uzun uzun görüşen Mustafa Kemal ise, “psikolojik savaşla” ilgili önemli bir yaklaşım sergiledi:
“Şimdi paşaya gereken cevabı vereceğim. Fakat, bu ne gaflet, ne bilgisizlik ve ne görüş kıtlığı? Bir Fransız binbaşının gelişi güzel atıp tutmasından ibaret sözler. Sivas’ın işgali kolay şey mi? Fransızlar bunu hangi kuvvetini sevk ederek yapabilecek? Arkadaşlar buna nasıl inanabiliyorlar? Basit bir propaganda ve blöf karşısında arkadaşlarımızın mâneviyat kırıklığına (moral bozukluğuna) uğramaları şayanı hayrettir doğrusu!… Ne Sivas’ı işgal edebilirler, ne de kongreye engel olabilirler.”

Mustafa Kemal, her çağda örnek olacak “azim ve iradesini” yine kongre ortamında, Mazhar Müfit’in omuzlarını sıkarak şu sözlerle ifade edecekti:“Mazhar Müfit, bu söylediğin şeyler tehlike teşkil etmez. Tehlike ancak azim ve imanına güvendiğim arkadaşlarımda gördüğüm bu
zaaftadır.”

Ali Galip’i azarladı Mustafa Kemal, daha sonra Ali Galip’i Kolordu Kumandanlık Dairesi’ne çağırttı ve “gereken cevabı” verdi. Mustafa Kemal’in yüzü asık, kaşları çatıktı. Azarlayan bir nutuk çekti. Ali Galip’in, Sivas’ta günlerce gizli faaliyette bulunmasını “bayağılık” olarak tanımladı. Süt dökmüş kediye dönen Ali Galip’in yanında Mustafa Kemal, kükreyen bir aslan yavrusuna benziyordu. Ali Galip öylesine perişandı ki, sürekli ter döküyor ve yutkunuyordu. Birkaç kelime söylemek istedi ama Mustafa Kemal Paşa müsaade ve müsamaha etmedi. Kızgın biçimde ayağa kalktı, “Size daha ağır muamelede de bulunabilirdim. Emekli bir asker olduğunuza saygı gösterip bu kadarla yetiniyorum. Aklınızı başınıza almaz, haddinizi bilmezseniz, dilinizi de tutamazsanız sonunuz kötü olur” dedi. Paşa’nın sözleri Ali Galip’in yüzüne tokat gibi iniyordu:“Askerler mert olur. Türk askeri ise mertlerden mert ve pek civanmert olur. Siz cihanın kabul ettiği bu kaideye istisna mı teşkil ediyorsunuz?”

Alçaklar, caniler!

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin tamamladıktan sonra da (11 Eylül), dönemin İçişleri Bakanına bir telgraf çekerek, hak ettikleri biçimde çok ağır hakaretlerde bulunacaktı:

“Alçaklar, caniler!

Düşmanlarla millet aleyhinde haincesine tertiplerde bulunuyorsunuz. Milletin kudret ve iradesini takdirden aciz olduğunuza şüphe etmiyordum. Fakat vatan ve millete karşı haincesine ve bıçaklarcasına harekette bulunacağınıza inanmak istemiyordum. Aklınızı başınıza toplayın! Galip Bey ve yandaşları gibi akılsızların ahmakça olan boş vaitlerine (sözlerine) kapılarak ve Mr.Nowill gibi milletimiz ve vatanımız için zararlı olan yabancılara vicdanını satarak yaptığınız alçaklıkların milletçe tatbik olunacak mesuliyetini göz önünde tutunuz! Güvendiğiniz kişiler ve kuvvetin akıbetini öğrendiğiniz zaman kendi akıbetinizle mukayeseyi unutmayınız!”
“Ne blöfe aldırır,ne tehditten korkarız!”

Öfkesi dinmeyen Mustafa Kemal, gece yarısına doğru yorgunluk kahvelerini içtikten sonra, Mazhar Müfit’e (Kansu) döndü,

“Hele bak şu Brüno gafiline. Bir iki kuru sıkı tehdit ve blöfle bizi yolumuzdan dönecek insan mı sanıyor bu zavallı? Biz ne blöfe aldırır, ne tehditten korkar, ne de siyaset manevra ve tuzaklarına düşeriz!” dedi. Sonra da, milli mücadelenin kayıtlarını tutan Mazhar Müfit’e emretti:
“Mazhar Müfit, hatıra defterine bu olayı da yaz. Merak etme utanmazsın!.. Yaz ve de ki, ’Mustafa Kemal ve arkadaşları Sivas’a hareket edince Brüno ve arkadaşları Sivas’tan kaçtılar.’Bu notu hatıra defterine bugün yazmanla, o gün yazman arasında hiçbir fark olmayacaktır.”

Moralleri düzelen arkadaşlarının “Paşam bizler, tek kurşun, tek tepe kalıncaya kadar çarpışacağız, diye ant içtik. Ya istiklâl ya ölüm, diyen bir millet de göz önünde mevcutken korkacağımız hiçbir şey yok” yanıtını alan Paşa, bir efkar sigarası tüttürdü ve, “Haydi ’Dağ başını duman almış’ marşını söyleyelim” diyerek ayağa kalktı.

Gece yarısı ortalık “Dağ başını duman almış” marşıyla inlerken, milli mücadeleciler odalarına dağılıyordu.

YARIN: Türkiye, İngiltere’nin sömürgesi olsun

h1

Tarih başa sarıyor 7

Nisan 30, 2008

Kuvayı Milliye’nin en ateşli düşmanı

Mütareke basınının önde gelenlerinden Peyâm-ı Sabah Gazetesi de, Kuvayi Milliye’ye yapılan hakaretlere geniş yer ayırıyordu. Bu gazetede, Kuvayi Milliye iyice ortaya çıkıp, tanındıktan sonra bile, sözde “Türk Teâli (Yükseltme) Cemiyeti” nin “Vatandaşlara Bildiri” adı altında yayınladığı yazıda ağır hakaretler yer almaya devam ediyordu:
“Millî Teşkilâta aldanmayınız.

(…)
Şimdiye kadar Türk olmadıkları halde Türk Milleti’nin başına geçerek, kendilerini öz Türk gösteren ve Türk’ün malını, canını, ırzını yok eden, çocukları öksüz, kadınları dul, evleri yoksul bırakan, bunu kendisine iş ve güç edinerek çeşitli ad ve unvanlar takınarak ortaya çıkan ve her gün Türkler’i aldatan hainlere aldanmayınız.

Türk Milleti böyle korkunç kara çok kara günler görmüş geçirmiştir. Böyle günlerde, peygamber postunda oturan ulu padişahlarının taç ve tahtı etrafında güçlü olarak toplanmış ve kendilerini esenliğe çıkarmıştır. Şu zamanlarda tarihten ibret alalım. Süslü ve yaldızlı sözlerle ortalığı velveleye veren, Arnavut’u Türk’ten, Kürt’ü Türk’ten ve arada kalan Çerkez’i bu defa Türk’ten ayırmaya çalışan ve bugünkü durumun oluşumuna neden olan Kuvayi Milliye adıyla çıkar sağlayan ve Moskof elindeki Bolşeviklik kafasını taşıyanlar gibi yersiz yurtsuz serserileri, eski zamanlarda padişahlarımız birer birer tepelediler ve milletin gayretine güvenerek milleti kurtardılar. (…)

Ey Türk ve Müslüman kardaş! Seni aldatmak isteyene, hamiyetten, milliyetten, dinden söz edene sor, necisin? Çiftin, çubuğun, öküzün, tarlan var mı? Nerelisin? Hangi köydensin? Anlarsın ki bunlar, şeytan gibi kovulmuş ve seni de ülkeden kovdurtmaya, öldürtmeye ve en sonunda malını, paranı soymaya gelmiş, yersiz yurtsuz Türk olmayan yabancılardır.(…) Bilmeyerek şu toprağa ihanet etme, hilâfet ve saltanata bağlanmaktan ayrılma.”

İşgalcinin merhametine sığınarak” devlet yönettiğini sanan Vali İzzet gibileri için, Atatürk, “…Yüreksizlerin, yabancı hayranlarının, umutsuzların ve korkakların Anadolu’nun bağrında yeri yoktur” diyordu. 1927’de de ulusu şöyle uyaracaktı:

…Sırası gelmişken, saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki: Bağrında yetiştirerek, başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemek dikkatinden, bir an vazgeçmesin!”

Kuvayı Milliye’nin en ateşli düşmanı Peyâm-ı Sabah Gazetesi’nin başyazarı hain Ali Kemal, İzmit’te linç edilerek öldürülmüştü.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla yeni bir devir başlıyordu

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmıştı

Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a ayak basmasıyla, son yüzyıl Türkler’i için yeni bir Ergenekon’un kapısı açılıyordu

19MAYIS : Yeni bir Ergenekon

İstanbul’da 80 bin kişinin büyük bir protesto mitingi yaptığı saatlerde Mustafa Kemal Samsun’a çıktı. “Son yüzyıl Türkler’i için yeni bir Ergenekon’un kapısı açılıyor ve yeni bir devrin tarihi başlıyordu.”

Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında “ülkenin genel durumu ve görünüşü” şöyleydi. Mustafa Kemal anlatıyor:

1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, 1.Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. (…) Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da

İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor.

Bundan başka, memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.
Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Hey’eti illerde çeteler kurmak ve idare etmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul. (…)”

İşgalciler cephaneye el koydular

Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı Devleti, imzaladığı ateşkes antlaşması gereği elindeki silah ve cephaneleri teslim etmek zorunda bırakılmıştı. İşgalciler tarafından el konulan Osmanlı Ordusu’na ait silah ve mühimmatlar, depolara istif ediliyordu. Amaçları, Türk halkını silahsız bırakabilmekti…

Cumhuriyet hiç bu kadar tehditle karşılaşmadı

Türk Ordusu’nun 25. Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Yaşar Büyükanıt da, aynı dönemi, “Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu güne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir” sözleriyle ifade etti. Bir yıl önce, “Ulusal kimliğimizi parçalamak, ’bölünmeye hazır bir Türkiye’görmek isteyenler var” diyen Orgeneral Büyükanıt, “Kendi ulusumuzu tabii ki seveceğiz ve daha açıkçası sevmeyenlerden de nefret edeceğiz.(…) Avrupa Parlamentosu’nda, terörle mücadelemizi ’saldırgan askeri operasyonlar’olarak niteleyen düşünce ve ifade şeklini esefle kınıyorum.(…) Bu tür ifadeleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni uyandırması gereken çan sesleri olarak izlemekteyim.(…) Türkiye’nin ve ulusumuzun güçlü ve dinamik yapısı, ülke sevgisi, bu düşünceleri ifade edenlerin yüzüne bir şamar gibi çarpacaktır” diye devam etmişti.

2000’li yılların başlarında genel durum: Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki en zor dönem!..
2000’li yılların başlarında “mütareke dönemi” ne geri dönüldü.. Falih Rıfkı Atay’ın sözüyle, “Bize ait olduğunu söylediğimiz bu memlekette”, bize ait hiçbir şey kalmıyor!.. Topraklarımız ve bankalarımız yabancılara satılıyor; her türlü ulaşım ve haberleşme sistemimiz yabancıların denetimi altına giriyor; limanlarımız bizim olmaktan çıkıyor; dev iletişim şirketlerimiz (kablolu ve kablosuz telefon şirketlerimiz, Türk Telekom, tüm cep telefonu şirketleri) yabancıların eline geçiyor; televizyon, radyo ve gazeteleri yabancı parası satın alıyor; Sevr hortlatılıyor; ABD ve AB destekli Kürt isyanları çıkarılıyor; madenlerimiz satılıyor; hayat damarlarımız Dicle ve Fırat nehirlerinin denetimi uluslararası yabancılar yönetimine bırakılmak üzere; sözde Türk(!) kimi edebiyatçı, şair ve yazarlar Türklüğe, Türk bayrağına, ulusal marşımıza ve dinimize sövüyor; bizi almayacaklarını kesinlikle ve defalarca açıklayan AB’ye hayâli üyelik uğruna ulusal egemenliğimizi parça parça elden çıkarıyoruz; savaş nedeni olarak açıklanan kırmızı çizgilerimiz birer birer yok oluyor; “müttefikimiz” (!) ABD Kuzey Irak’ta (Süleymaniye’de) “Türk askerinin başına çuval”
geçiriyor; Türkiye’de (Adana’da) İncirlik Üssü’nde Türk Binbaşı, yine Amerikan askerleri tarafından “kelepçeleniyor” ; resmi ziyaretle Yunanistan’a giden askerlerimizin odasına giren Yunanlılar Türk bayrağını yırtıyor, üzerine çirkin yazılar yazıyor; Genelkurmay Başkanının resmi davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Yunanistan Genelkurmay Başkanı, “ekümenik” (evrensel) olduğunda ısrar eden Fener Rum Patriği Bartholemeos’un elini öpüyor; Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkanı George W. Bush’un korumaları, kendisiyle tokalaşmak isteyen bakanlarımıza kendi yurdunda “terörist” muamelesi yapıyor ve bileklerinden tutarak avuçlarının içini kontrol ediyor; Türk yurdu KKTC’yi kendi elimizle Rumlar’a teslim ediyoruz;Batı Trakya’daki (Yunanistan’daki) soydaşlarımız Türkler ile Irak’taki soydaşlarımız Türkmenler’e sahip çıkamıyoruz; ve kan uykularında ihanetleri görüyoruz!.. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2000’li yılların başlarında yaşanan bu süreci Çankaya Köşkü’nde şu sözlerle özetledi!: “Cumhuriyet’in kurtuluş ve kuruluş döneminden sonraki en zor dönem!..”

ABD’nin başına çuval geçirdiği Türk askeri.

YARIN: Hükümet yabancıların elinde esirdir

h1

Tarih başa sarıyor 6

Nisan 30, 2008

Hektor’un öcünü aldım!

Mustafa Kemal, “Anadolu’nun sahipliği” konusunda safsatalara göndermede bulunacak ve “Türkler’in Anadolu’da 7 bin yıldır var olduğunu” söyleyecekti.

Tıpkı, Çanakkale zaferi ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, “Hektor’un öcünü aldım”demesi gibi..

1071’den bu yana süregelen “Türkler’i Anadolu’dan atmak” düşüncesi hiçbir zaman unutulmuyordu. Rum gazeteleri artık azıtmış, gemi azıya almış ve dizginlenemiyordu: “Türkler geldikleri yerlere artık dönmelidir..” Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Mondros Anlaşması’ndan cesaret alan Rumlar, azmamak için ancak bir ay bekleyebilmiş ve sonunda patlamıştı. (Bu savaşta 600.000 Türk şehit olmuş, 1912 ve 1922’yi kapsayan
10 yıl içinde ise 1.200.000. Türk yerinden yurdundan edilmiş, göç etmek zorunda kalmıştı!..) 2 Aralık’ta (191 8) ise Yenigün Gazetesi, Rumlar’a cevap veriyordu: “Buradayız ve kalıyoruz!..”
Yaptığı hiçbir şey “tesadüf olmayan” Mustafa Kemal ise, yıllar sonra, “Anadolu’nun sahipliği” konusunda bu safsatalara göndermede bulunacak ve “Türkler’in Anadolu’da 7 bin yıldır var olduğunu” söyleyecekti.

Anadolu’nun Türkleşmesi

Tıpkı, Yunanlılar’ın “Ege” dediği denize “Akdeniz” diyerek onların tezlerini reddettiği gibi ( “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!..” ) Tıpkı, Alparslan’ın Malazgirt Savaşı’nı kazandığı “26 Ağustos’u”, Anadolu’nun yeniden Türkleşmesinin başlangıcı olan Büyük Taarruz’un başlangıç günü olarak seçmesi gibi.

Tıpkı, Çanakkale zaferi ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, “Hektor’un öcünü aldım” demesi gibi..
“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir seçkin varlığın yüksek belirlemesine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin yıllık, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik, doğanın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk, doğanın yağmurlarıyla yıkandı; o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları doğanın babası tanıdı; onların oğlu oldu. Bir gün o doğa çocuğu, doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

(Atatürk’ün el yazısı)

Medeniyetin varisleriyiz

Yaşayan en büyük Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. Halil İnalcık da, 2007 yılında Batı’nın süregelen bu iddialarına şu bilimsel yanıtı verdi:

“Bundan bir asır önce, T.G.Djuvanr adında bir Fransız ’Türkiye’nin 100 Parçalanma Projesi’ diye bir kitap yazdı. Bir asır önce biz, 100 defa parçalandık ama yine ayakta kaldık. Bugün dünyanın sayılı devletlerindeniz. Gelecek çok parlaktır. (…) Kendimizi küçük görmeyelim. Bu topraklar üzerinde 3 bin senelik bir kültürün, medeniyetin varisleriyiz ve yine de dünyada yerimizi alacağız. (…) Türkiye’nin geleceğine büyük itimadım, büyük umutlarım var.”

Mustafa Kemal: Muvaffak olamazsam ölmüş olurum”

Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne atanmayı başaran Mustafa Kemal Paşa, Akaretler’deki evinde annesine vedaya gitti. Sevgili annesinin elini öptü, kız kardeşi Makbule’nin hatırını sordu ve yer sofrasına bağdaş kurup oturdu. Ertesi gün Samsun’a hareket edeceğini annesine nasıl söyleyecekti?.. Bu heyecanla yediği yemekten zevk almıyor, annesini üzmemeyi düşünüyordu. Birdenbire söze başladı: “Anne, ben yarın Anadolu’ya gidiyorum. Buraların hâli malûm değil. Selânik nasıl elden gittiyse, buralar da öyle olabilir. Ben, kurtarmaya çalışacağım. Ne elimden gelirse onu yapacağım. Fakat bu işte tehlike çoktur. Hesapta ölmek, gidip gelmemek vardır. Bana hakkını helâl et!.. Sen de bunları iyi dinle Makbuş (Makbule). İşler fenaya dönerse, sakın buradan ayrılmayın. Bütün paranızı sarf edersiniz, paranız biterse halılarınızı, kıymetli eşyalarınızı satarsınız. Bir kere daha söylüyorum. Ne olursa olsun yola çıkmaya kalkmayacaksınız. Muvaffak olamazsam zaten sizi öldürürler, o zaman elbet, ben de ölmüş olurum.”

Evde derin bir teessür…

Bu sözler annesi ve kız kardeşi için “beklenmedik bir darbe” idi. Gerisini kız kardeşi Makbule (Atadan) anlatıyor:
“Onun sözlerini anne kız bir bardak zehir gibi yutmuştuk. Benim boğazım kurumuş, ciğerlerim sanki birbirine kenetlenmişti. Annem

çok sevdiği Mustafa’sının bu sözlerinden derin bir teessüre (üzüntüye) düşmüş ve hemen şiddetli bir kalp krizi ile sarsılmaya başlamıştı. Bu şiddetli kriz, bize her şeyi unutturdu.

Zavallı anacağıma nefes aldırmak için pencereleri açtık, kucağımızda onu sofaya çıkardık. Atatürk heyecan içinde söylediği sözlerin tesirini izale etmek (gidermek) istermiş gibi annemi:
- Anne merak etme, bu kadar üzülme… Ben size en kötü ihtimali anlattım, muvaffak olmam ihtimali de kuvvetlidir. Tekrar buraya dönerim. Sizi yanıma aldırırım. Üzülme… diye teselli etmeye çalışıyordu.
Doktor Rasim Ferit (Talay) vaktinde yetişmemiş olsaydı, o akşam annem ölebilirdi. Sabaha kadar onunla uğraştık, şafak sökerken biraz rahatlar gibi oldu ve o zaman da ayrılık vakti geldi.”
Sabahleyin, annesinin doktor denetiminde kendisine geldiğini gören Mustafa Kemal, tekrar anneciğinin elini öptü ve İngilizler’in kontrolündeki Galata rıhtımına geldi; kendisini bekleyen Bandırma Vapuru’na binerek kıyıdan açıkta beklemeye başladı.

Annesinden helallik istedi


Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne tayin edilen Mustafa Kemal, Samsun’a hareketinden önce helallik istemek için Akaretler’deki evine gitti.


Annesi Zübeyde Hanım ve kardeşi Makbule’ye veda eden Mustafa Kemal,

Bandırma Vapuru’na binerek Samsun’a doğru yola çıktı.

İşgal hatırası!

İngiliz işgali altındaki İstanbul’dan iki görünüş. Tarihi Galata Köprüsü’nde gezintiye çıkan ve Bakırköy sahilinde çay keyfi yapan İngiliz subaylar…

Anafartalar Kahramanı

Albay Mustafa Kemal’in Anafartalar Grubu Komutanlığı’na atanmasından sonra saldırı emri vermesi, savaşın seyrini değiştirmişti.


Geri püskürtülen İngilizler, 19-20 Aralık 1915 gecesi Anafartalar’ı ve Arıburnu’nu boşaltarak geri
çekilmek zorunda kalmıştı.

Mütareke basını ülkesine küfrediyor!..

Yıllar sonra, satılmışlığın ifadesi olarak “mütareke basını” biçiminde anılacak olan gazetelerden Alemdar Gazetesi, direniş gösteren “ulusalcılara” kızıyor, şöyle yazıyordu:
“Protestocuların ’İzmir’in Yunanistan’a ilhakından’söz etmeleri, böyle telgraf çekmeleri yanlıştır. Karşımızda Yunanistan’ı bile görmüyoruz. Sadece İtilaf Devletleri mevcuttur. Bunlara karşı Hükümet zaten gereken girişimlerde bulunmaktadır.”

Sözde İslâm’ı Yükseltme (Teâli) Cemiyeti ise, ulusalcılara hakaret yağdırırken sömürgeci emperyalist) işgalcilere nasıl sevgiyle (!) yaklaştığını da ortaya koyuyordu: “Ey Anadolu’nun masum ve mazlum ahâlisi!

(…)
On iki sene evvel ’İttihâd ve Terakkî’adıyla ülkemizde bir bid’at çıktı. Selânik dönmeleriyle (Sabetayist demek istiyor!. -HC) aslı, soyu, mezhep ve meşrebi belirsiz çeşitli türedilerden oluşan bu cemiyet, ’İstibdâdı (baskıyı) kaldıracağız, meşrutiyet ve hürriyet getireceğiz, hükümet halka zulmetmeyecek, halk rahat edecek, devletlerin yanında değerimiz bilinecek’ diye bizi aldattı.(…)
… bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuvâ-yi Milliye maskaraları, Yunan askerlerinin önünden korkakça kaçarken, zavallı saf ve gafil halk ve askerden topladıkları kuvvetleri düşmanla savaştırarak … zavallı askerlerimizi ve halkımızı boşu boşuna kırdırmak yöntemini izliyorlar. Çaresiz millet! Bu yankesicilerin hilelerini hâlâ tümüyle anlayamamıştır… Memleket bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evlâdını telef ediyor da Talât, Enver, Cemal, Mustafa Kemal gibi beş on eşkıyânın bedenini ortadan kaldırmak için gereken küçük özveriyi göze aldıramayarak ülkeyi ve kendilerini ebedî tehlikeden kurtarmak ve esenliğe çıkarmak yolunu kavrayamadı ve hâlâ da kavrayamıyor!
(…)
İngilizler’i kızdırdınız, üzerimize Yunanlılar’ı musallat ettiler. Savaşta yenildikten sonra uslu oturmak ve yenilginin sonucuna katlanarak sabırla telâfi etmekten başka çare var mıdır? Yunanlılar’la savaşa tutuşuyor, sonra da bir taraftan kaçıyor ve bir taraftan ’Şöyle direndik, böyle kayıp verdik’ gibi yalanlarla halkı kandırmaya çalışıyorsunuz! Düşünmüyorsunuz ki, Yunanlılar’a fazla kayıp verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve yararlı bir şey olamaz.(…)
Ey yalancı ve azılı eşkıyâlar! (…) Yağmacılar.. Kendinize ne hakla, ne yüzle, ne utanmazlıkla Kuvâ-yi Milliye unvanını veriyorsunuz? Milleti öldürerek, mahvederek milletin hakkını savunacaksınız, öyle mi? Utanmaz hâinler, artık yetişir, yakamızı bırakın: Cenâb-ı Hakk’ın gazap ve lâneti sizin üzerinize olsun!

(…)
Kuvâ-yi Milliye eşkıyâsı İstanbul’u da elimizden çıkarmak ve ülkeye son hizmet biçiminde son ihânetlerini de yapmak için çalışıyorlar.”

Bu sözlere karşı söylenecek sözcük var mı günümüzde? (Sizler bulabiliyor musunuz?..)

YARIN: 19 Mayıs: Yeni bir Ergenekon

h1

Tarih başa sarıyor 5

Nisan 30, 2008

Askere ‘attırılmayan’ kurşunu, bir sivil atıyor

Teslimiyetçiler gibi düşünmeyen Osman Nevres (Hasan Tahsin), Yunan müfrezelerinin karşısına atladı. Aynı anda, birkaç el tabanca sesi duyuldu. Yunan Efzun Alayının en önde yürüyen sancaktarı yere yığılmıştı

Osman Nevres (Hasan Tahsin), 30 yaşında, uzun boylu, yakışıklı, güler yüzlü ve “silahlı direnişi” savunan genç vatanseverlerden biriydi. Hukuk-u Beşer Gazetesi’nde başyazarlık yapıyordu. İşgali kabullenemiyor, “düşmana direnç gösterilmemesine” içerliyor, “Uyan, ey Türk oğlu, uyan!” diyerek ulusal bir görev yapıyordu:

O Yunan gelsin (…) silâhlarımızı toplasın. Evlâtlarına silâh dağıtsınlar. Benliğimizi parçalasınlar. Ruhumuzu ezsinler. Fakat asla, asla unutmasınlar ki Türk ölmedi, yaşıyor. Kalbinin, ruhunun, Müslümanlığı’nın, peygamberinin telkin ettiği ilhamat (ilâhi düşünceler ile yaşıyor. Ve burayı Yunan’a vermeyecektir. Vermek isteyecek kuvvetle paylaşacak kozumuz var. Hatta süngülerimiz, silâhlarımız olmasa bile… Asî ruhumuzla, coşkun kanlarımızla, hararetli vicdanlarımızla, sökülmeyen dişlerimizle bu memleketi müdafaa edeceğiz. Ne kadar zehirli olurlarsa olsunlar, o dişlerle, üstün maneviyatla kuvvetlenen dişlerimizle kalplerini parçalayacağız.”

Onurlu bir direniş

Osman Nevres (Hasan Tahsin), teslimiyetçiler gibi düşünmüyordu. Aklında “kahraman” olma düşüncesi yoktu, bu yüzden “gerçek bir kahraman” oldu. Teslimiyetçi hükümetin (İstanbul Hükümeti) “direnmeyin” emri onu etkilemedi.

Direnecekti.
Canı pahasına olsa da..

Mutlaka “onurlu bir direniş” verilmeliydi. Asker, sivil yüzlerce Türk’ün, “Zito Venizelos” diye bağırtılarak, süngülerle itip kakılarak, antrepolara, zindanlara ve gemi ambarlarına doğru götürüldüğünü gördükçe, dayanamadı. Kordon boyunda kilise çanları çalarken, ülkesinin işgalini seyreden zavallı kalabalıkları birdenbire yardı ve Yunan müfrezelerinin karşısına atladı:
“Yaşasın ulusumuz!”

Aynı anda, birkaç el tabanca sesi duyuldu. Yunan Efzun Alayının en önde yürüyen sancaktarı yere yığıldı. Ardından yanındaki.

O anda şehit düştü

İlk panik atlatılınca, ateş edenin tek kişi olduğunu gören işgalciler, Osman Nevres’e peş peşe kurşun yağdırmaya başladı. Elindeki tabancasının mermileri biten gazeteci Nevres, o anda şehit düştü. Yunanlılar hırsını alamamış, yerde cansız yatan 30 yaşındaki genç gazeteciyi süngülemeye başlamıştı. Tabanca sesini duyan limandaki Yunan savaş gemileri de, bir direniş olduğunu anlamış, korkudan, kıyıları ateşe tutmaya başlamıştı. Bu arada, Yunan’a “ilk kurşun”u atan, Osman Nevres’in o mübarek bedeni, işgalciler tarafından paramparça edilmişti… Yunanlılar, kentte “sıkıyönetim” ilan etti. Türkler dışarı çıkamazken, daha önce yan yana yaşadıkları Rumlar, silahlarıyla onların evine girerek, yağma, soygun, tecavüz ve katliamlara başladı. Yunan işgaline karşı koymak arzusundaki “direniş yanlısı, vatansever Türk gençleri”, Anadolu içlerine çekilmenin uygun olacağını düşündü. Fener Patrikhanesi’ne bağlı İzmir Metropoliti, ölen iki Yunanlı işgal askeri (Basile Delaris ve Jorj Papakostos) için görkemli bir cenaze töreni hazırlığına girişti.



İzmir’in işgali dünya basınında. 21 Haziran 1919 tarihli The Graphic dergisinin 83. sayfasında yayınlanan bu çizimde, karaya adım atan Yunan askerlerinin vahşeti gözler önüne seriliyor. Bir muhabir, o güne dair şunları yazıyor: Bir anda rıhtımın arkalarından makineli tüfek ateşi açıldı. Kalabalık panik içinde dağıldı. Askerler, önlerine çıkan her şeye ateş açmaya başladı. 20 kadar masum Türk yere yığıldı. (Kaynak: Atilla Oral / Jotun-Kuva-yı Milliye)


İşgale tahammül edemeyen kahraman : Hasan Tahsİn

Yunan Efzun Alayının sancaktarını öldüren vatansever Hasan Tahsin, işgalciler tarafından şehit edilmişti. Alttaki fotoğraf ise, ilk kurşun atılmadan hemen önce çekilmişti.

Türk milliyetçileri ABD’lileri tutukluyor

İstanbul’un işgal edildiği gün (16 Mart 1920), Mustafa Kemal Anadolu’daki bütün İngiliz subay ve erlerini tutuklattı. Mustafa Kemal, gelişmeleri daha önceden gördüğü için önlemini de önceden almıştı. İstanbul’un işgalinden 2 ay önce
(22 Ocak 1920’de), Kolordu Komutanlarına emir verdi. Bunu Nutuk’ta açıkladı. Öte yandan, bir Türk askerine (jandarmasına) karşı koyan ve onu tehdit eden Amerikalı Yakın Doğu’ya Yardım Komisyonu üyesi (Raymond Custer) yargılandı ve 6 ay hapse mahkum edildi. ABD Yardım Heyeti üyesini kurtarmak için girişilen tüm uluslararası girişimler sonuçsuz kaldı.

Mustafa Kemal’e darbe teklifi!..

Kara Kemal ve Sabri Toprak, “sahibi oldukları zengin mirası, İstanbul’da yapılacak bir hükümet darbesi ile Mustafa Kemal’in emrine vereceklerini” garanti etti

Mütareke yıllarında Dolmabahçe Sarayı önünde demirli Amerikan savaş gemileri.

Osmanlı Mebusan Meclisi’nin feshinden sonra İstanbul’da geniş bir tutuklama başlatıldı. Fethi (Okyar) Bey de bunlar arasındaydı. Vatanseverler Sansaryan Hanı’na yığılıyordu.
İstanbul’da başlayan bu tutuklamalar üzerine vatanseverleri bir dehşet almış, medenî işgalcilere ilk koyu kin bağlanmaya başlamıştı. Yalnız düşmanların emellerine hizmet eden İtilâf ve Hürriyetçi geçinenler az çok kendi işgüzarlıkları saydıkları bu rezilliği onur kabul ediyorlardı. Hıristiyan unsurlar silahlandırılıyor ve örgütleniyordu.
Silik adlılar, meçhul kimlikliler, İzmir’e kadar bile vatanı tanımayan belirsiz hânedan damatları meydana çıkartılıyor, işbaşına getiriliyordu. Her haliyle ölüme ortak olmuş vezirler (bakanlar), vekiller (milletvekilleri) ve subaylar diriltiliyor, (ellerinde) ilâç şişeleriyle devletin en ağır sorumlu makamlarına oturtuluyordu.

Ölüm mahkûmları

Değerli ve özverili vatandaşlara “sürgün ve ölüm mahkûmları” unvanı verenler; asil kökün kurutulması için ülke ve ulusun can damarlarını kesmekle ve bu vatanseverleri uzun yıllar hapse mahkûm etmekle ulusal varlığı boğuyorlar, ülkeyi düşmanlarla birlikte uçuruma yuvarlıyorlardı.
Bu kanlı maceraları her gün yakından gören ve bu gidişattaki acılığın ağırlığını büyük hassasiyetle en çok duyan Atatürk’ün evini bile aramaya ve annesinin mânevi evlâtlarını alıp götürmeye işgal kuvvetleri polisi cür’et gösteriyordu.

Evvelce o coşkun kaynaktan kuvvet ve kudret almaya, teselli bulmaya ya da kırılan ümitlerini canlandırmaya gelmiş olanlar, şimdi Atatürk’ün evinin kapısını çalmaya cesaret edemiyorlardı.
Bir terörün bütün şiddetiyle başladığı dehşet, bir aralık hızını kaybeder gibi oldu.
Fethi Okyar tahliye edildi. Fethi Okyar’ın bu kurtuluşuna kendisinden çok Atatürk sevinmişti. Olayların alacağı şekle göre pusuya sinmiş olanlar, yavaş yavaş Atatürk’le görüşmek için fırsat aramaya başladı. İttihat ve Terakki, parti ve örgütünü, kaçan reislerinin değiştirdiği adıyla ve var olan parasıyla ve malıyla Sabri Toprak ve Kara Kemal’in eline bırakmıştı.

Halk örgütlenmeli

İşte bu koşullarda Kara Kemal ve Sabri Toprak, Paşa’yı ziyarete geldiler. “Sahibi oldukları zengin mirası, İstanbul’da yapılacak bir hükümet darbesi ile Mustafa Kemal’in emrine vereceklerini” garanti ettiler.

Mustafa Kemal ise, çok az tanıdığı ve güven duymadığı bu kişilere “Hükümet darbesinin sonuç almayacağını, temel olanın ulusal yapıyı harekete geçirmek ve bunun için yalnızca İstanbul’da değil bütün vatanda halkı örgütlemek olduğunu” anlattı.