Archive for 08 May 2008

h1

Aydınlık Dergisinden Şok iddia:PKK’yı MİT kurdu

Mayıs 8, 2008

BU İHANETLERİN HESABI SORULMAYACAK MI…

PKK’yı MİT kurdu!

Uğur Mumcu, kitabı tamamlayamadı. Ağabeyi Ceyhan Mumcu, Uğur Mumcu’nun PKK’nın ilişkilerini ve para kaynaklarını saptadığını, bu yüzden öldürüldüğünü anlattı… Gazeteci Avni Özgürel de, Abdullah Öcalan’la ilgili sırrı, 35 yıl sonra açıkladı… Apo’nun MİT’le bağlantısını ilk ortaya koyan ise, Aydınlık gazetesi. 27 Haziran 1979 tarihli sayısında “Apocular”ı gündeme getirdi. MİT bağlantısı ortaya çıkınca, Apo, eski karısını suçladı.
Aydınlık’a ulaşan çok önemli bir bilgi, PKK’nın kuruluşuyla ilgili soruyu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yanıtlıyor. Söz konusu bilgi, 3 Haziran 2000 tarihinden hemen önce yapılan bir görüşmenin bant çözümü.
Görüşme Abdullah Öcalan’ın avukatlarından D. E. ile Genelkurmay’a bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli bir üsteğmen arasında geçiyor. Üsteğmen görüşmenin bir yerinde Avukat D. E.’ye MİT’le PKK arasındaki bazı ilişkilerden söz ediyor ve şu çarpıcı sözleri söylüyor: “Başından beri girdiği ilişkileri biliyoruz. Örgütü kursun diye Öcalan’a 10 milyon lira verildi”!

UĞUR MUMCU ANLATIYOR

“Yıl 1972. Günlerden 31 Mart Cuma. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yapılan boykotta gözaltına alınanlar arasında Urfalı bir öğrenci vardı. Adı Abdullah, soyadı Öcalan’dı. Türkiye İhtilalci Komünist Partisi’nin “Şafak Bildirisi”ni SBF’de dağıtmak suçuyla 7 Nisan günü gözaltına alınmış ve 27 Nisan günü tutuklanmıştı.
“Askeri Savcı, 22 öğrenci hakkında dava açtı. En ağır ceza, Abdullah Öcalan ve Metin N.Yalçın’a istenmişti.
“Öcalan poliste ve savcılıkta olaylara karışmadığını söylemişti. Ancak görgü tanıkları Öcalan’ı suçlamışlardı. İddianamede Öcalan’a Şafak Bildirisi’ni dağıtmak suçundan Ceza Yasası’nın 142, 153, 159, 311 ve 312. maddelerinin uygulanmasını isteyen Askeri Savcı Baki Tuğ, duruşma sırasında görüş değiştirdi. Savcı Tuğ, Öcalan’ın “Şafak bildirisi dağıtmak suçundan aklanmasını, boykota katılmak suçundan cezalandırılmasını” istedi… Abdullah Öcalan sadece boykota katılma suçundan üç ay hapis cezası aldı.”
AÇIKLAYACAKTI, SUSTURULDU!

Yukarıdaki satırlar, Uğur Mumcu’nun, “Kürt Dosyası” başlıklı kitabının ilk bölümünden bir özet. Uğur Mumcu, kitabı tamamlayamadı. Ağabeyi Ceyhan Mumcu, Uğur Mumcu’nun PKK’nın ilişkilerini ve para kaynaklarını saptadığını, bu yüzden öldürüldüğünü anlattı.

Kitap da, ölümünden sonra, ailesinin bulabildiği notlar biçiminde yayımlandı. Ceyhan Mumcu, bu kitabın yarım bir kitap olduğunu vurguladı. Zira, Uğur Mumcu, “birçok bilgiyi kafasında taşıyan bir insandı”.
“ABDULLAH ÖCALAN BAŞINDAN BERİ KULLANILAN BİR KİŞİDİR”

“Abdullah Öcalan başından beri kullanılan bir kişidir” diyor Ceyhan Mumcu ve o günleri şöyle anlatıyor: Böyle bir kitabın yayımlanacağı ve bu kitapta PKK’nın nasıl korunduğunun anlatıldığı öğrenilmişti.
Uğur, Tekin yayıneviyle görüşüyor, kitabı tamamlamak için 1 hafta zaman istiyor. “Kanıtları topladım” diyor. Öldürüldüğü gün de bir hasta ziyaretine gidiyor, dönüp kitabını yazmaya devam edecek…
Ölmeden önce, Yaşar Kaya’ya, “Kimlerle işbirliği yaptığınızı açıklayacağım” diyor. Yine TRT’de birlikte programa çıkacağı Erdal İnönü ve Ahmet Türk’e bir dosya getireceğini söylüyor. Program Salı günü yapılacaktı, Pazar günü Uğur öldürüldü. Bu dosyayı verecek ve Ahmet Türk’ü “PKK istihbarat güçlerinin güdümünde” diye uyaracaktı, “Barış marış sağlayamazsın bunlarla” diye..
MİT MÜSTEŞARI EMRE TANER “KULLANDIK” DEMİŞTİ Hizbullah’ı büyüten de MÎT 2006 yılında Kasım’ın son haftası, Avrupa Karma Parlamento toplantısına katılacak milletvekillerine MÎT karargâhında brifing verilmişti. MÎT Müsteşarı Emre Taner, brifingte, Hizbullah terör örgütünün bir dönem devlet tarafından kullanıldığını söyledi. Taner ayrıca, “Hizbullah uzun süredir sessizliğe bürünmüştü. Yeniden harekete geçirme faaliyetleri var. Takip ediyoruz. Yakında yeniden seslerini yükseltmek isteyebilirler” diyordu.
MÎT Müsteşarı, “Büyük Kürdistan”ın kurulması için bazı ABD ve israil kaynaklarının Türkiye’yi hizaya getirme çabalarının yoğunlaştığını söylüyor, bu hedef için önümüzdeki yedi yılın çok önemli olduğunu savunuyordu.
AVNİ ÖZGÜREL ANLATIYOR

Abdullah Öcalan’ın MlT bağlantısını ortaya koyan bilgiler “Şafak Bildirisi” olayıyla sınırlı değil.
Gazeteci Avni Özgürel de Abdullah Öcalan’ın MİT’le bağlantısını saptayıp yazılarında ve söyleşilerinde bu konuya dikkat çekmişti.

Özgürel, 1965′te üniversite öğrencisiyken önce Türk Ocakları’nda çalıştığını, sonra ordan ayrılıp ikinci Kuvayı Milliye diye bir dernek kurduklarını anlatıyor. Devletin de kendilerine destek olduğunu belirten Özgürel, “Komünizme karşı” kullanacakları materyellerin MlT tarafından kendilerine ulaştırıldığını anlatıyor: Bu yayınları veren kuruluşlardan biri de Refik Korkut’un Fikir Ajansı’ydı. Ankara’da izmir Caddesi’nde bir binanın bodrum katındaki Ajansa sık sık gittiklerini anlatan Özgürel, “Bizim yaşlarda bir genç vardı” diyor, “Ajansa gittiğimde onu hep orada görüyordum. 1966, 1967 yıllarında ajansta gördüğüm o genç, hayal meyal hafızamda kalmış. Yıllar içinde Abdullah Öcalan’ın resimlerini medyada gördüm ama insanlar yaşla birlikte değişiyor tabii. Ancak 1993′te Öcalan’la yüz yüze geldiğimizde bende birtakım çağrışımlar oldu.
ÖCALAN DOĞRULUYOR

Avni Özgürel, 1993′te Bekaa’ya Panorama’nın genel yayın yönetmeni olarak Abdullah Öcalan’la görüşmeye gidiyor. Özgürel Öcalan’a soruyor: “Ankara’da İzmir Caddesi’nde Fikir Ajansı diye bir yer vardı. Yanlış hatırlıyor olabilirim ama birden bir şey çağrıştırdı. Bende seni orada gördüm gibi bir his uyandı” diyor. Öcalan, “Doğru hatırlıyorsun” diyor. “Ama ben bunları bir müddet sonra açıklayacağım”.
ARKASINDAKİ TORPİL BÜYÜK!

27 Mayıs’ta, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Salih Korur’un kasasından çıkarılan Örtülü Ödenek hesabının kayıtlarında, Fikir Ajansı Sahibi Refik Korkud’a 1959 yılının Ağustos ayında 28 bin lira ödendiği saptanıyor…
Abdullah Öcalan’ın Fikir Ajansı’da “ofis boy” olarak çalıştığı yıllar, Ankara Tapu-Kadastro Lisesi’nde okuduğu dönem. 1969 yılının 30 Temmuz’unda diplomasını alıyor ve bir ay içinde Diyarbakır Tapulama müdürlüğüne atanıyor, iki yılını doldurmadan, 1970 Ekiminde torpille İstanbul’a tayin oluyor. Bakırköy Tapulama Müdürlüğü’nde çalışırken İstanbul Hukuk Fakültesine giriyor. Bir yıl sonra da Ankara SBF’ye yatay geçiş yapıyor… 71 Kasım’ında Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ndeki görevinden istifa ediyor… 21 yaş sınırına rağmen, 22 yaşında kendisine burs bağlanıyor…

Uğur Mumcu’nun “Kürt Dosyası” kitabında ayrıntısıyla anlatılan, “askerliğin ertelenmesi” hikâyesi de ilginç Öcalan’ın.
“Şafak Bildirisi” nedeniyle cezaevindeyken SBF dekanlığının gönderdiği yazılarla askerliği erteleniyor. Halfeti Askerlik Şubesi, bir yıl sonra yeniden soruyor Öcalan’ın askerlik durumunu.

Dekanlık’tan 30 Ocak 1973 günü “1. sınıfta bütünlemeye kaldı” yanıtı veriliyor. 10 Ağustos 1973 günü SBF Dekanlığı’ndan Askerlik Şubesi’ne gönderilen yazıda ise Öcalan’ın 2. sınıftan 3.sınıfa geçtiği bildiriliyor… Abdullah Öcalan’ın askerliği böyle böyle 1978′e kadar erteleniyor. Öcalan’ın okuldaki kaydı da 1984′e kadar silinmiyor.

Abdülmelik Fırat: MİT Öcalan’ı kullandı

Şeyh Said’in torunu olan eski milletvekili Abdülmelik Fırat’ın hatıraları, gazeteci Ferzende Kaya tarafından “Mezopotamya Sürgünü” adıyla kitaplaştırıldı. Anka Yayınları tarafından yayımlanan kitapta, Abdullah Öcalan’ın MlT’le bağlantısına dair iddialar da yer alıyor. Fırat, bu konuda şunları yazıyor:
ABDULLAH ÖCALAN İSMİNDE BİR GENÇ

Fırat’ın tek kaygısı vardı; saf, dürüst, deneyimsiz ve heyecanlı olan bu gençler kullanılacak ve harcanacaktı.Ankara’daki evlerine gelip giden tanıdık gençlerin yanında bir gün Abdullah Öcalan isimli bir öğrenci de vardı.

Tapu ve Kadastro Okulu öğrencisiydi Öcalan; Abdülmelik Fırat’ın amcazadesi Behram Bilgin ile aynı sınıftaydılar. Bilgin ve Öcalan beraber gitmişlerdi Fırat’ın evine. Gençlerin çoğu Kürt sorununun çözüle-meyeceğini savunuyor, silahlı bir mücadeleden söz ediyorlardı. Abdülmelik Fırat’ın kaygısı gittikçe artıyordu: “Bütün karşı çıkışlarımıza ve nasihatlerimize rağmen durmuyorlardı. MİT zaten kullanacağı gençler arıyordu. Çok büyük bir kaos yaratmışlardı. Öğrenci çatışmaları vardı. Gençler arasındaki bu heyecan hayra değildi.
En sonunda korktuğumuz oldu; Kürt örgütleri çatışmaya başladı. Apocular ile diğer gruplar çatıştı; daha sonra ismi PKK olan Öcalan taraftarları saldırdı. O safhada gençlere, “Bu yaptığınız yanlıştır; kandırılıyorsunuz; sizi kullanmak istiyorlar; kendi kendinizi yemeyin” gibi yaptığımız karşı çıkışlar işe yaramadı.”
ÖCALAN DARBEYİ HABER Mİ ALDI?

12 Eylül Darbesine beraber bütün örgütler de sahneden silinmişlerdi. Ama darbeden bir şekilde etkilenmeyen, hatta dar-beden dolayı dağılan diğer Örgütlerin sempatizan kitlelerini de arkasına alarak, güçlü bir şekilde çıkan bir Örgüt vardı sadece: PKK. Çünkü Örgüt yöneticileri 1979 yılı Mayıs ayında Türkiye’den çıkma kararı alarak, Suriye ve Lübnan’a geçmişlerdi.

(Bu konuda çok sayıda spekülasyon yapılıyor. Özellikle PKK dışındaki Kürt çevreleri tarafından dile getirilen iddialara göre, Öcalan darbeyi önceden haber aldı. Buradan yola çıkılarak, Öcalan’ın işin başından beri devletle irtibatlı olduğu tezi savunuluyor.)

Gazeteci İsmet G. Imset’in, TDN Yayınları tarafından yayınlanan, PKK-Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı kitabında konu detaylı bir şekilde açılıyor.

Öcalan ve Cemil Bayık, bu konudaki iddiaların “uydurma” olduğunu savunuyor. Darbe öncesi Türkiye sınırlan dışına çıkmalarını ise, “Geleceği iyi okuma” olarak açıklıyor Öcalan.

“KENDİSİ DE SÖYLEMEYE BAŞLADI”

Abdülmelik Fırat da, Öcalan’ın ilişkilerinin olduğunu savunanlardan. Fırat şunları söylüyor: “Öcalan’ın Kesire isimli karısının babası istihbaratçıydı

Dersim Harekâtı’nda epeyce ihbar yapmış. Pilot Necati isimli istihbaratçıyla ilişkisini de kendisi söylemişti. Bütün bunlar gösteriyor ki istihbarat bu hareketi kullanmak istiyordu. Bunu daha sonra Abdullah Öcalan’ın kendisi de anlattı. MİT bizi kullanmak istedi, biz de onla-rı, dedi. Derin devleti çok iyi bilen bir gazeteci olan Avni Özgürel, bir iki sefer benimle röportaj yaptı. Bir gün bana şu anekdotunu aktardi: ‘Öcalan’ın Bekaa’da yaptığı ve dünyanın bir-çok yerinden gazetecilerin katıldığı basın toplantısına ben de gittim. Karşımdaki adamı başka bir yerden tanıyordum; ama çıkaramadım. O da anladı; yanıma gelerek dedi ki: Ben açıklama yapmayıncaya kadar, sen yapma. O zaman anladım ki, ben onu MİT’ten hatırlıyorum. Biz öğrenciyken, oraya yardım almaya gidiyorduk, o da oradaydı.’ Ondan sonra Öcalan, istihbarat ajanı çıkan eşi Kesire’den, Pilot Necati’den söz etmeye başladı.”

PKK KURULUYOR

“Kürt Dosyası”nın 30. Sayfasında şu satırlar yer alıyor: Abdullah Öcalan, 1973 yılında bir bahar günü birkaç arkadaşıyla birlikte Ankara’da Çubuk Barajı’na gidiyor ve parti kurup gerilla yöntemleriyle ayaklanma hazırlamak gerektiğini anlatıyor ve PKK’nın temelini atıyordu.

Öcalan, bazı toplantıları Dikmen’de Kamer Özkan’ın evinde yaptı. Kamer Özkan, sonradan bu çevreden koptu. Türkiye’den ayrılarak Almanya’ya yerleşti. PKK’lılar Özkan’ın “MlT ajanı” olduğunu ileri sürdüler.
Abdullah Öcalan’ın 24 Mayıs 1978 yılında evlendiği karısı Kesire Yıldırım’ın MİT’le bağlantılı olduğu biliniyor. Bu durumu sonradan Abdullah Öcalan da dile getiriyor. Uğur Mumcu, Kesire Yıldırım’ın babası Ali Yıldırım’ın yaşam öyküsünü ve şeceresini çıkardığı kitabında, Yıldırım’ın Korgeneral Abdullah Alpdoğan’la Dersim ayaklanması sırasında ve sonrasında sık sık görüştüğünü anlatıyor.

İBRAHİM GÜÇLÜ: “1980′DE BEKAA’DA KARARLARI KESİRE VERİYORDU”

Eski Rızgari grubunun lideri İbrahim Güçlü, 1980′de Bekaa’ye gittiğinde edindiği izlenimi Aydınlık’a şöyle anlattı: “Orada karar süreçlerinde Öcalan’dan çok hanımı Kesire ağırlıktaydı. Kararların alınması, çoğu zaman kararların değişmesi Kesire’nin etkisiyle oluyordu.” Abdullah ve Kesire Öcalan, evlendikten üç ay sonra Diyarbakır’a yerleşirler. Onları Ankara’dan Diyarbakır’a götüren “Pilot Necati” ordudan ayrılmış ve Diyarbakır’da kum ticareti yapmaktadır. Diyarbakır’da Abdullah Öcalan’ın iki yakın dostu daha vardır. Biri Enver Polat adlı Huruçlu adlı bir eski astsubay. Diğeri, yedeksubaylığını Eskişehir’de yaptıktan sonra Diyarbakır’a yerleşen Ferhat Tomutay.

MÜSTEŞARIN BARZANİ VE APO GÖRÜŞMELERİ

MlT, şimdi de Pentagon’un Kürt senaryolarında rol MlT Müsteşarı Emre Taner, 20 Ekim 2005 tarihinde Kuzey Irak’ın Selahattin kentinde KDP lideri Mesut Barzani ile gizlice buluştu. Müsteşar Taner’in gizli ziyareti Mesut Barzani’nin ABD ve Avrupa’ya gerçekleştirdiği gezi öncesine denk geldi. Büyük bir gizlilik içinde Kuzey Irak’ın Selahattin kentine giden Emre Taner başkanlığındaki MİT heyeti, burada, Barzani ile bir araya geldi.
Müsteşar Emre Taner başkanlığındaki üç kişilik heyetin, Kuzey Irak’tan ayrılırken son sözleri, “Amerikan Başkanı George Bush’a da görüşmemizin içeriğini iletin” oldu.

Bu görüşmeden dört gün sonra Barzani, Amerika’ya gitti. Bush kendisini ‘Sayın Başkan’ hitabıyla karşıladı. Barzani’nin ABD’de “Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı” olarak karşılanacağını AKP Hükümeti biliyordu.
Müsteşar, Barzani’nin dört maddede toplanan isteklerini kaydetti.

1. Türkiye Cumhuriyeti , Kuzey Irak’taki kukla devleti tanıyacak.
2. Çifte vatandaşlık: Özellikle sınırdaki Türkiye ve Irak Kürtleri arasındaki yakın akrabalık ve geliş-gidiş sıklığı da dikkate alınarak, her iki ülke vatandaşına da çifte vatandaşlık imkânı sağlanacak.
3. iki taraf eğitim, sağlık ve ekonomi alanlarında sıkı işbirliği yapacak.
4.Bütün bunlara karşılık Barzani yönetimi PKK’yı yok etmek üzere harekete geçecek.
Emre Taner, Şenkal Atasagun’un yardımcısı olduğu dönemde de Abdullah Öcalan’la görüşmüştü. Görüşmeyi 6 Aralık 2005 günkü Hürriyet’teki köşesinden duyuran Ertuğrul Özkök, MİT’in talebini şöyle dile getirdi: “Apo’yla TSK değil biz muhatap olalım.”
ABD’YLE HAREKET ETMEZSEK, YIKILIRMIŞIZ

MlT Müsteşarı Emre Taner, 5 Ocak 2007 günü bir çakış daha yaptı. Teşkilat’ın 80. kuruluş yıldönümü nedeniyle açıklama yapan Taner, “Türkiye’nin uluslar arası sistemin bir parçası olarak, başroldeki devletlerle birlikte davranması gerektiğini, aksi taktirde ulus devletin yıkılacağını” savundu.

Ardından MlT eski Müsteşarı Sönmez Koksal, 9 Ocak günü NTV’de Can Dündar’ın programına çıkıp Irak’la ilgili olarak şöyle konuştu: “Artık kırmızı çizgi falan yok. Ortada bir gerçek var. Bu gerçeğe nasıl yaklaşılacak, şimdi onun hesabının iyi yapılması lazım.” 1992- 1998 yılları arasında MİT Müsteşarlığı yapan Koksal, Türkiye’nin ilk “sivil” müsteşarı. Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde başlattığı “MİT’i sivilleştirme” operasyonu, MİT’in, Pentagon’un Kürt senaryolarında rol almasıyla atbaşı yürütüldü.
Sönmez Köksal’ın başlıca hedefi, “Teşkilat’ı askerlerin etkisinden kurtarmak “tı. Üst düzey yöneticiler seviyesinde teşkilatta önemli değişiklikler yaptı.

Koksal döneminde Ankara Bölge Başkanı olan Şenkal Atasagun, tayin ve terfilerde en etkili kişi haline geldi, Köksal’ın yanında “gölge müsteşar” kimliği kazandı. Mesut Yılmaz döneminde MlT Müsteşarı olan Atasagun, 27 Kasım 2000 günü, dört büyük gazetenin Ankara temsilcilerine önemli açıklamalar yaptı. Kürtçe TV’yi savunan Atasagun, “Apo’yu getiren de biziz, aşılmaması için büyük mücadeleyi veren de biziz” diyordu, “Apo’yu nasıl kullandıysak, Kürtçe’yi de kullanırız.”

PİLOT NECATİ’NİN ESRARENGİZ ÖLÜMÜ

3 Ocak 2007 tarihli Hürriyet’te “PKK’nın gizemli ismi Pilot Necati’nin mezarı Ankara’da bulundu” başlıklı bir haber yayımlandı

Öcalan’a İmralı’daki yargılamaları sırasında da sorulan Pilot Necati, PKK’nın kuruluş döneminde içerdeki istihbaratçı olarak biliniyordu. Öcalan’ın duruşmada “1982 yılında kullandığı zirai ilaçlama uçağının düştüğünü ve öldüğünü duydum” dediği Ağrılı Pilot Necati Kaya’nın gerçekten o tarihte, esrarengiz bir uçak kazası sonucu öldüğü anlaşıldı.

Hürriyet’teki haberde şu satırlara yer verildi: PKK içinde kuruluş aşamasında Apo ve Kesire Yıldırım’dan sonra en güçlü isim olarak dile getirilen daha sonra sır olan Pilot Necati’nin sadece Ağrılı olduğu biliniyordu.
Bir dönem güvenlik kuvvetlerince öldürülen THKP-C lideri Mahir Çayan’ın yakın arkadaşı olarak anılan Yüzbaşı İlyas Aydın’ın da aslında Pilot Necati olduğu iddia edilmişti.
Mezarlıkta bulunan 6 Necati Kaya’dan biri olan Pilot Necati’nin 1956 doğumlu Ferzende oğlu olduğu ve 9 Eylül 1982 tarihinde öldüğü anlaşılıyor. Bir dönem devletin, terör örgütü içindeki en kilit ismi olduğu iddia edilen Ağrılı Pilot Necati Kaya’nın mezarının ise oğlu İlker Kaya tarafından yaptırıldığı mezar taşında not olarak bulunuyor.

İLK KEZ AYDINLIK ORTAYA ÇIKARDI

973 baharında Ankara’da Çubuk Barajı’nda PKK’nın temeli atıldı demiştik. O tarihten sonra Doğu ve Güneydoğu illerine adam yollayarak “örgütlenme” faaliyetlerine başlıyor. PKK’nın ortaya çıkışıyla birlikte söz konusu illerde halk üzerinde “Apo terörü” esmeye başlıyor. 27 Haziran 1979 tarihli Aydınlık gazetesi, “Belgelerle ve Olaylarla Doğudaki 15 Grup” başlıklı yazı dizisinde “Apocular” ı gündeme getiriyor. Abdullah Öcalan’ın MİT bağlantısı, işte o dizide ilk kez aydınlanıyor.Aydınlık, Abdullah Öcalan’ın şeceresini gözler önüne seriyor:

CİNAYET ŞEBEKESİ

1974′ten sonra kurulan Ankara Yüksek Öğrenim Derneği’nin (AYÖD) yönetim kurulunda yer alan Abdullah Öcalan, dernek içindeki doğulu gençleri kendi çevresine toplamaya çalıştı. Bu yüzden AYÖD’den atıldı.
İlk çıkışlarında Apocular grubu kimse tarafından ciddiye alınmıyordu. Gerçekten de bu üç beş kişinin savunduğu görüşler ipe sapa gelmez şeylerdi.

Apo, AYÖD’den ayrıldıktan sonra Doğu Anadolu illerini dolaştı ve burada tek tek bazı kişileri saflarına kazandı. Kendilerine “Ulusal Kurtuluş Ordusu” da diyen Apocular, onlarca cinayet işleyerek, soygunlar yaparak, kahve kurşunlayarak, kendilerinden ayrılanları idam ederek Doğu’daki kargaşalığı körüklediler. 1977′ye kadar önemli bir faaliyette bulunmadılar. Ancak bu tarihten sonra bir saldırı çetesi olarak ortaya çıktılar. Art arda soygun ve cinayetlere başladılar. Öteki gruplarla sürekli silahlı çatışmalar çıkardılar, bazı ağalara ve aşiretlere fedailik yapmaya başladılar.

Apocuların faaliyetlerindeki bu değişiklik, grubun bu dönemde MİT ve Kontrgerilla içindeki bazı unsurlarla ilişkiler kurmasına bağlanıyor. Doğuda kargaşalık çıkarmak isteyen güçlerin Apo’dan daha uygun bir alet bulamayacakları belirtiliyor. Apoculardan ayrılanlar da, bu grup içinde MlT ve kontrgerillayla ilişkisi olan kişilerin bulunduğunu ve grubu bunların yönettiğini belirtiyorlar.

Apo’nun 1977′de evlendiği Karakoçanlı Kesire adlı kızın babasının MlT mensubu ya da muhbir olduğu söyleniyor.
Apocuların elinde çok miktarda silah var. Bu silahların çoğu kalaşinkof ve tomson. Apocular saldırılarını 5-6 kişilik vurucu timler aracılığıyla yürütüyorlar. Bu timler belirli bir yerde durmuyor, kasaba kasaba geziyor. Apocuların faaliyetleri daha çok Urfa, Gaziantep, Elazığ, Tunceli ve Maraş yörelerinde toplanıyor.

VARAN 2- APO’NUN ÖNDE GELEN İKİ ADAMI NEDEN YAKALANAMADI?

Aydınlık’ın-28 Haziran 1979 tarihli sayısında “Apocular” dizisinin ikinci bölümü yayımlandı. “Apo’nun önde gelen iki adamı neden yakalanamadı?” başlıklı bu bölümde, Apocuların iki senedir Elazığ ve Tunceli’de neredeyse serbestçe saldırılar düzenledikleri, cinayetler işledikleri, soygun yaptıkları belirtiliyor. Yazının spotunda şu satırlar yer alıyor: Sıkıyönetim ilanından sonra Elazığ’da 22 Apocu yakalandı.
12 cinayet ortaya çıktı. Ancak bu olaylarda başı çeken asıl elebaşılar ortada yoktu… Abdullah Öcalan, örgüt içinde kendisine ters düşeni öldürtme geleneğini daha o yıllarda başlatmış. Aydınlık’taki dizide örneklerle ve ayrıntılarıyla anlatılıyor.

“DAVADAN DÖNEN” İNFAZ EDİLİYOR!

Örgütün Malatya sorumlusu Celal Aydın 5-6 kişiden fazla bir kuvvet toplayamayınca örgütten ayrılır. Bu sırada, devrimci olduğunu zannederek bu gruba katılanlar, yaygın bir şekilde örgütten kopmaktadırlar. Apo, kopmaları önlemek için, ayrılanlar hakkında idam kararları alıp uygulamaya başlar. İlk idam kararı Antep’te uygulanır. Apo’ya muhalefet eden Bozan Aslan ve Ali Yaylacık pusuya düşürülüp öldürülür.

İkinci idam kararı Celal Aydın hakkındadır. Apo, Celal Dönmez, Ali Gündüz ve Aytekin Tuğluk adlı kişileri bu işle görevlendirir. Aytekin Tuğluk, Malatya’ya gönderilerek “toplantı var” bahanesiyle önce Elazığ’a, oradan da Karakoçan’a getirilir… Celal Aydın’ın yalvarmaları sonucu değiştirmez! Daha sonra sıkıyönetim ilan edildiğinde diğer Apocular yakalanırken, Celal Aydın’ı öldürtenlerden Elazığ sorumlusu Metin Gürgöze ortadan kaybolur…

MARAŞ OLAYLARINDAN SONRA MHP’Yİ KURTARMA GİRİŞİMİ

“Apocular” dizisinin dördüncüsünde, Hilvan anlatılır.

Apocuların ağalar ve aşiretler arasındaki sürtüşmeleri kışkırtarak, bölgeyi nasıl kana buladığı gözler önüne serilir. Halkın parasını, silahını vb. gaspetmenin ötesinde bir yılda 8 cinayeti vardır Apocuların…
Dizinin “Apocular” bölümü 8 gün sürdü. 4 Temmuz 1979 tarihli Aydınlık’taki başlık şöyleydi: Apocuların MHP’yi kurtarma operasyonu: K. Maraş olayından sonra üç günde 2 kişiyi öldürdüler… MHP’nin saldırıya uğramış pozlara girmesine zemin hazırladılar…

TİKP VE AYDINLIK HEDEF HALİNE GELDİ

PKK’nın terör eylemlerine karşı kararlı tutum sergileyen Türkiye işçi Köylü Partisi (TİKP) ve Aydınlık gazetesi, hedef haline geldi. 1979-1980 yıllarında, Perinçek’in il yöneticileri de dahil 5 arkadaşı, “Apocular”ın saldırıları sonucu şehit oldular. O sırada daha PKK terörüne asker ve polis şehit vermemiştik.
Gaziantep II Başkanı Zeki Ön öldürülünce, 4 Temmuz 1979 tarihinde bir basın toplantısı düzenleyen Genel Başkanı Doğu Perinçek, “Apocuların partiye karşı 30 Haziran’dan itibaren cinayetler işleyeceklerini önceden ilan ettiklerini” belirtti.

Perinçek, partisinin, terörün üzerine kararlı bir biçimde yürüdüğü için hedef seçildiğini söyledi. Apocular (PKK), tertiplerini ve cinayetlerini, terörü destekleyen güçleri açığa çıkardığı için Aydınlık gazetesini de hedef alıyorlardı.
Doğu Bölgesinde Perinçek’in yönetici arkadaşları tehdit ediliyor, Aydınlık satışları engellenmeye çalışılıyordu. Diyarbakır’da, Suruç’ta, Bingöl’de Aydınlık sorumluları ve okurları saldırılara uğramış, haklarında ölüm kararları açıklanmıştı. Dağıtım kamyonları terör Örgütü mensuplarınca durduruluyor, gazetelere el konuluyordu…
Zeki Ön öldürülmeden iki gün önce, partinin Ankara Tuzluçayır Lokali ile Denizli II Merkezi bombalanarak ağır hasar verilmişti.
“TERÖRE KUCAK AÇAN İKTİDARLAR, TERÖRÜ YENEMEZLER” Doğu Perinçek, haydut sürüsünün, sırtını devlete dayayan bazı güçler tarafından korunduğuna dikkat çekiyordu. Apocular, bu sayede yüzlerce cinayet işleyip, ellerini kollarını sallayarak dolaşabiliyorlardı.

Anarşiye ve terör örgütlerine kucak açan iktidarlar, terörü yenemezlerdi! Perinçek, “Eşkıyaya yataklık eden iktidarlar dönemi artık sona ermelidir” diyor, teröre karşı “milli birlik hükümeti” öneriyordu. Perinçek, “Apocular devletin ırkçı ve şoven kesiminin içinde yuvalanmıştır. Bu çete, MÎT tarafından kullanılmaktadır. MÎT, Doğuda en şoven ırkçı kılığına girebilmektedir” diyordu.
Perinçek, son olarak da, partisinin teröre karşı mücadeleyi kararlı bir biçimde sürdüreceğini vurguladı ve şöyle konuştu: “Partimizi Türkiye halkının birliği için mücadeleden hiçbir güç vazgeçiremeyecektir!” Gerçekten de, Aydınlık gazetesi, Apocuların üzerine gitmeye devam etti. Aydınlık, cinayetleri işleyenler, devlet içindeki ve yurtdışı destekleri vb. üzerine çok önemli yayınlar yaptı. Bu arada, Aydınlık’ı engelleme çabaları ayyuka çıktığı halde, siyasi iktidarın, tüm başvurulara rağmen önlem almaması dikkat çekiciydi…
Siyasi iktidar acizdi. Apocu terör artarak devam etti.

ÖRGÜTLERİ BESLEYEN ZEMİN

TÎKP Genel Başkanı Doğu Perinçek, Adil Turan’ın ardından yaptığı basın toplantısında şöyle konuşuyordu: “Bu örgütleri besleyen zemin, toprak ağalığı ve aşiret reisliğidir, yani Ortaçağ kalıntılarıdır. Artık müzeye kalkması gereken toprak ağalığını savunan bütün güçler, Doğu bölgemizdeki bu anarşi ve zorbalıktan sorumludurlar. Köklü toprak reformu yapılarak toprak ağalığına son verilmesi, Apocular gibi çetelerin sosyal temelini ortadan kaldıracaktır. Köklü çözüm buradadır.” Cinayetler devam etti.
TÎKP Genel Başkanı Doğu Perinçek, 26 Aralık 1979 tarihinde AP, CHP ve MSP’yi teröre karşı güçbirliğine çağırdı. Perinçek, terörün milli bir sorun olduğunu, milli seferberlikle alt edilebileceğini söylüyordu.
12 EYLÜL DARBESİNDEN ÖNCE BEKAA’YA KAÇTI

Abdullah Öcalan’ın 12 Eylül darbesinden önceden haberdar olarak Suriye’ye kaçması da, bağlantılarını ortaya koyması açısından dikkat çekici. Öcalan, 1980′den itibaren Suriye’nin istihbarat örgütü Muhaberat’ın kontrolü altına girdi. Suriye Muhaberatı Öcalan’a Bekaa’da yer gösterdi…

Eski Rızgari grubunun lideri İbrahim Güçlü, 1980′de 200 kişiyle geçtiği Suriye’de Abdullah Öcalan’ın Muhaberat’a teslim oluşuna tanıklık eder. Güçlü, “Ortadoğu’da ilişkiler karşılıklı çıkar temelinde gelişiyordu” dedi Aydınlık’a. “Tarafların kişilikleri, kimlikleri önemli. Bazıları istenmeden verir. Bazıları prensiplidir. Öcalan, pragmatik kişiliğe sahip.” MİT’in kurduğu örgüt, 1980′den sonra Suriye Muhaberatının kontroluna girdi. 1990-1998 yılları Suriye’de muhaberat, Kuzey Irak’ta ABD kontrolü biçiminde çift başlı kontrol dönemi. Başyazarımız Doğu Perinçek, PKK’nın 4 dönemini ayrıntılarıyla yazdı…

ADİL TURAN, ZEKİ ÖN, HASAN ERKILIÇ, MEHMET ONGAN VE İNAN ÖZDEMİR PKK’ya ilk şehitleri Perinçek’in partisi verdi Yıl 1979, 3 Temmuz akşamı Perinçek’in yol arkadaşı, partisinin Gaziantep îl Başkanı Zeki Ön, “Apocu” denen teröristler tarafından, silahlı saldırı sonucu öldürüldü.

Akşam saat 20.30 sıralarında evine giderken saldırıya uğrayarak ağır yaralanan Ön, hastaneye kaldırıldı ama kurtarılamadı. Saldırgan, iki el ateş ettikten sonra, motosikletli başka bir şahıs tarafından kaçırılmıştı.Urfa’nın Suruç ilçesinde doğan Ön, öğretmenlik yaptığı Gaziantep’te tanınan ve sevilen bir devrimciydi.
1946 Urfa’nın Suruç ilçesinde doğan Ön, öğretmenlik yaptığı Gaziantep’te, halkın gönlünde yer tutmuş, onların “Zeki Hoca” sı olmuştu. Gaziantep Eğitim Enstitüsü için yönetici gerektiğinde, şehrin ileri gelenleri ona koşmuştu. Ön, TİKP îl Başkan olmadan önce, Gaziantep Eğitim Enstitüsü Müdür Yardımcılığı görevinde bulunuyordu.
33 yaşında katledilen Zeki Ön, bir süre Gaziantep TÖB-DER Başkanlığı da yaptı. Zeki Ön’den iki ay sonra, 8 Eylül günü, Tunceli II yöneticisi Adil Turan katledildi. Adil Turan ile arkadaşları îmam ve Vahide Canpolat, îl merkezi’nden çıktıktan sonra, saat 18.30 sıralarında silahlı saldırıya uğradılar. Turan, hastaneye kaldırılırken, yolda öldü. İmam Canpolat ağır yaralandı. 1979-1980 yıllarında, Perinçek’in il yöneticileri de dahil 5 arkadaşı, Apocuların cinayetleriyle şehit oldular.

YÜZLERCE İNSAN ARDINDA AĞLADI

Tunceli Nazimiye ilçe başkanı Hasan Erkılıç, 19 Aralık 1979 günü, arkadaşlarıyla birlikte Tellik köyüne giderken, yolları otomatik silahlı 8 kişi tarafından kesildi. Hasan Erkılıç, Apocu oldukları belirlenen teröristlerce rehin alınırken, diğerleri serbest bırakıldı. Arkadaşlarının girişimleri sonuç vermedi, ertesi gün Erkılıç’ın cesedi bulundu…

1946 doğumlu Erkılıç, 1963′te, Arslan Tuğla Fabrikasında hak mücadelesine önderlik ettiği için işten atılmıştı. İki parmağını da burada, iş kazası sonucu kaybetmişti. 1969′da Demirdöküm, 1970′te Sungurlar işçilerinin sendikal mücadelelerinde, Gislaved direnişinde, 15-16 Haziran büyük işçi yürüyüşlerinde ön saflardaydı… 12 Mart’ta yargılandı ve hapis yattı…

1975′lerdeki Berec, Gamak, Pancar Motor, Gislaved, Sungurlar grev ve direniş eylemlerinde de, Erkılıç, işçi arkadaşlarının yanındaydı… Haliç Halk Birliği’nin kurulmasına önderlik etti ve başkanı oldu. 1975 Aralık ayında, bu derneğin bir bildirisinden dolayı, 142′den ceza aldı ve yeniden hapse girdi… Arkadaşları, Hasan Erkılıç öldürüldükten sonra evine gittiler. Bütün komşuları sokağa dökülmüşlerdi. Yüzlerce insan Erkılıç’ın ardından ağlıyordu…

ONGAN… ÖZDEMİR

Apocular, 12 Mayıs 1980 tarihinde, TÎKP Kahramanmaraş yöneticisi Mehmet Ongan’ı öldürdüler.
Ongan, Pazarcık yöneticisi Hasan Ortaç’ın Pulyanlı köyündeki evinde, Ortaç’ın eşi, annesi ve bir arkadaşıyla birlikte oturuyorlardı. 21.30 sıralarında kapıyı tekmeleyerek giren, maskeli üç Apocu katilin silahlı saldırısına uğradılar. 6 yerinden yaralanan Ongan, olay yerinde öldü.

Ongan’ı öteden beri ölümle tehdit eden Apocular, daha önce de köye gelip Ongan’ın nerede bulunduğunu soruşturmuşlar, köylülerin tepkileri üzerine kaçmışlardı.

Ve devrimci öğretmen İnan Özdemir, 18 Temmuz 1980 günü Apocular tarafından Kahramanmaraş’ın Narlı nahiyesinde katledildi. Pazarcık’ın Dehliz köylülerinin toprak mücadelesinde yanlarında yer alan Özdemir, bu yüzden toprak ağası Papazların hedefi haline gelmişti. Papazların bölgedeki fedailiğini üstlenen Apocular, Özdemir’i katlettiler… İnan Özdemir, Akveren köyünde toprağa verildi.

Aydınlık Dergisi

h1

Almanya’da Türkleri yakanlar Alman istihbaratı bağlantılı

Mayıs 8, 2008

ALMANYA’DA YABANCILAR ARASINDA TEK HEDEF TÜRKLER!

Türkleri yakanlar, Alman istihbaratı bağlantılı

On sene Önce Alman hükümeti Nazi Partisini kapatlırma girişiminde bulundu. Yazdıkları bildiriler, yöneticilerin yaptığı konuşmalar delil olarak toplandı… Bunları yazmış ve söylemiş olanların ifadesinin alınması durumuna gelince birdenbire başka bir durum o zaman ortaya çıktı. Bu kişiler meğer Alman istihbarat teşkilatının memurlarıymış

Dr. Yavuz Dedegil. Irkçı saldırılar Alman toplumunda aşağıdan yukarı doğru değil, yukardan aşağ doğru örgüflenir”

Dr. Yavuz Dedegil, Almanya’da ADD Birlik Genel Başkanlığı yapmış bir isim. Kendisi daha önce Türklerle-Almanlar arasında Koordinasyon Kurulu başkanlığını da yürüttü. Dr. Dedegil, Almanya’daki Irkçı saldırılarla ilgili bilinmeyen ve gizlenen gerçekleri Aydınlık’a anlattı.

AYDINLIK- Türklere karşı ırkçı saldırılar ne oranda gerçekleşiyor?

DR. YAVUZ DEDEGIL- Bugüne kadar hiçbir Rum’un, Yugoslav’ın, Portekizli’nin evi yakılmadı. Evi yakılanlar, Türkler ve Vietnamlılar. Asya kökenli ve Hıristiyan olmayanlar seçiliyor.

Politik olayın olmadığı bir zamanda da hiçbir Türkün evi yakılmamıştır. Daima genel veya eyalet seçimleri sırasında ev yakma olayları yaşanmıştın

ALMAN İÇİŞLERİ BAKANI’NA GÖRE TÜRKLER-TERÖRİSTTİR”

AYDINLIK- Neden böyle bir zamanlama var?

DR. DEDEGIL- Çünkü Hıristiyan Demokrat Partisi, seçimlerde yabancı düşmanlığını hep bir propaganda malzemesi olarak kullanın Geçenlerde Türkiye’ye gelen Alman İçişleri Bakanı Schauble, bir Alman tarafından saldırıya uğrayarak tekerlekli sandalyeye düştüğü halde hep Türkleri “terörist” olarak görün Almanya’da Müslüman demek Türk demektir. Almanya’da bir Müslüman dolayısıyla bir Türk her zaman potansiyel bir teröristtir. Alman İçişleri Bakanı’nın bütün konuşmaları, bütün önerdiği kanun teklifleri bu meyandadır.

AYDINLIK- Kendisi bu sözü açık biçimde telaffuz etti mi?

DR. DEDEGİL- Sürekli söylüyor. Şimdi bakın 20-30 yıldır Almanya’da hiçbir terör saldırısı olmamıştır. Fakat Schauble, zaman bir terörist saldırısından bahsetmiştir. Hep El Kaide’yle, Türkiye’yi de birbirine Karıştırır ama bunu kasıtlı mı yapıyor yoksa bilmeden mi yapıyor bilinmez.

TÜRKİYE KARŞITI ŞERİATÇILARA MÜDAHALE YOK”

AYDINLIK- Peki Alamanya ‘da Türkiye’nin aleyhinde faaliyet yürüten şeriatçı örgütler Bunlara karşı bir uygulama yapılıyor mu Almanya’da?

DR. DEDEGIL- Yok onlara dokunulmaz. Örneğin Kaplan yani” Karases” Almanya’da her türlü olayı yaptı ama kimse onlara dokunmadı. Benim bulunduğum kente geldiler, bin kişi yüksek mahkemeyi işgal etmeye kalktılar. Hiçbir şey yapılmadı.

Heuerswerde denilen yerde Vietnamlı’ları hedef alan yakma olayları yaşandı. Bir yurt yakıldı. O güne kadar böyle bir hadise olmamıştı. Bu yurdun yakmlasından kısa bir süre önce Hıristiyan Demokrat Parti’nin Genel Sekreteri parti merkezlerine yabancıların aleyhine yazılmış bir genelge yayınlıyor.

Almanlar, Vietnamlıların yakıldığı yere gitti ve yangını alkışlarıyla destekledi. “Yabancılar düşmanınızdır” deniliyor ve Almanlar dolduruluyor Bu olay sonrasında kimse tutuklandı mı? kimse yargılandı mı? Yok.

Almanya Hukuku’nda savcı Bakan’ın emrindedir. Türkiye ki gibi yargı bağımsız değil Sonra Solingen’de Türklerin yakıldığı olay oldu.

YAKANLAR EŞRAFIN ÇOCUKLA RI

AYDINLIK-Vietnamlılara yapılan saldırıdan hemen sonra Solingen faciası oldu öyle mi?Yani bir paketin parçası mı bu?

DR.DEDEGIL. Evet. İlk defa Vietnamlıların oturduğu evler yakılmıştır. Bunun dışında hep Türklerin yaşadığı evler yakılmıştır. Solingen’deki olaydan bir gün sonra üç kişi tutuklandı. Bu üç genç, o şehrin üç müstesna ailesinin çocukları. Biri hakimin çocuğu, biri doktorun çocuğu, biri belediye encümen üyesinin çocuğu. Eşrafın çocukları. Çocuklar ertesi gün delil yetersizliğinden serbest bırakıldı.
BİR YIL HAPİS ALDILAR

Ancak ölen Türklerin avukatları deliller topladı, savcılık delil baskısı altında olaydan bir yıl sonra gençleri yeniden tutukladı. Yargılandılar, akla gelen ya da gelmeyen bütün hafifletici sebepler kullanıldı ve çocuklar bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bir yıl hapis cezasına çarptırıldılar ama ben on gün yattıklarına bile inanmıyorum. Türkleri ya kanlar “okullarından geri kalmasınlar” diye serbest bırakıldılar. Bu çocuklar gelecekte hakim olacak, savcı olacak, bakan olacak.

Malburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin bir araştırması var. İnternetten ulaşılabilin 1992’den l995’e kadar Türklere karşı yapılan saldırıların gün gün dökümü tutulmuştur. 365 günün 365’inde de Türklere saldırı yapıldığını gösteren yıllar vardı. Bıçaklanan Türk vardır, dövülen Türk vardır, Evi, dükkanı yakılan Türk vardır. Bunlar basında yer almaz.

AYDINLIK- Basında yer almayan bir örnek verebilir misiniz?

DR. DEDEGİL- Benim kaldığım şehir Karlsruhe’de Türklerin kaldığı bir ev kundaklandı. Olayın kundaklama olduğu polis kayıtlarına geçti. Üç Türk yanarak öldü. Hiçbir Alman basın organında göremedik. Aynı şekilde Türk basını da vermedi.

1995 YILINDA ÜÇ TÜRK YAKILDI, BASINA YANSIMADI”

AYDINLIK- Ne zaman oldu bu olay?

DR.DEDEGIL- 1995 yılında oldu. Üç Türk yanarak öldü ve bu olay örtbas edildi.

AYDINLIK- Nasıl örtbas edilebildi ki aileleri yok m uydu ölenlerin?

DR. DEDEGIL- Aileleri konuşamadı. Ben koordinasyon kurulu başkanıydım, polis bana telefon etti ve olayın bir kundaklama olduğunu söyledi. Ben aynı gün şehrin merkezine bir yürüyüş organize ettim ama olay sonra uyutuldu. Polis kundaklama olduğunu tespit etti ama fail ortada yok. Bundan on sene önce Rostok’ta bir olay var. 250 Vietnamlı’nın kaldığı bir yurt yakıldı. 0 gün kentte Alman eyalet içişleri bakanlarının toplantısı vardı. Bir yığın polis ve basın mensubu vardı kentte. 0 gün yurt yakıldı. Yurdun kapısı ve çıkış noktalarından kundaklama başladı.

AYDINLIK- Yani planlı yapılıyor bu saldırılar, insanların kurtulması engelleniyor öyle mi?
DR. DEDEGIL- Planlı tabii, insanların çıkması engelleniyor. Bütün olaylarda aynı şey var. Son olayda çocukların verdiği ifadeye bakarsanız yangın merdivenden çıkartılıyor, Bütün yangınlarda aynıydı.

ADYDINLIK –Peki efendim şimdi merdivenler ve çıkışlar yakılınca İnsanları kurtarma görevi itfaiyeye veriliyor İtfaiye yangınlara müdahale etmior mu?

Alman İçişleri Bakanı Schauble, bir Alman tarafından saldırıya uğrayarak tekerlekli sandalyeye düşlüğü halde hep Türkleri ‘terörist” alarak görür.

DR. DEDEGIL- Bakın Rostok yangını üç saat süreyle Alman devlet televizyonu tarafından canlı yayınlanmıştır. Manzara şu: Ateşe verenler ve seyre gelenler birlikte yangını izliyor ve alkışlarla destek veriyor. Yurdun önünde sevinç çığlıkları atılıyor içeride de 250 kişi canhıraş bağırıyor. Tesadüfen içeride Alman Devlet Televizyonu ikinci kanalının ekibi var. Bina yakılınca onlar da mahsur kalıyor. Poliş olayı görüyor hiçbir hareket yok. İtfaiye aracı geliyor yangını görüyor, binanın önünde duruyor, hiçbir şey yapmıyor, ne bir merdiven uzatıyor ne de su sıkıyor. İkinci bir itfaiye aracı geliyor o da müdahale etmiyor. Biz bunu televizyonda üç saat seyrettik. İçeride mahsur kalan Alman televizyoncular daha sonra nasıl kurtulduklarını anlattılar. Çatı arasında bitişik binaya ait bir duvarı yıkıp kurtuluyorlar. Bunu başaramasalar 255 kişi cayır cayır yanacaktı.

KARAKOLDAKİ DAYAK HAKİMİ İLGİLENDİRMEDİ

AYDINLIK- Saldırılar nedeniyle mahkum edilme oranı nedir?

DR. DEDEGİL- Çok az, son derece az. Size küçük bir anımı anlatayım. Mahkemede tercümanlık yapıyorum. İki Alman genç savcılığa bir polisin bir Türk’ü feci şekilde dövdüğünü belirten suç duyurusu yapmıştı. Hakim dövülen Türk’e sordu:

Polisler sizi dövdü mü?” Adam “ben bu polisleri hiç görmedim” dedi. Hakim tekrar sordu: “Şu restoranın önünde bu polisler sizi dövmedi mi?” Adam: “ben zil zurna sarhoştum hatırlamıyorum” dedi. Hakim: “Nasıl hatırlamazsın, elimizde doktor raporu var beş kaburgan kırılmış” dedi, Türk de “ben kendime geldiğim de karakolda yerde yatıyordum, beni beş on polis yerde tekmeliyordu. Belki o zaman kemiklerim kırılmıştır” dedi. Hakim dedi ki:“bu davamızın konusu değildir. Bizim davamızın konusu karakolda yediğiniz dayak değil, restoran önünde yediğiniz dayak tır” dedi ve dayakçı polisler beraat etti.

ALMAN HAPİSHANELERİNDE “iNTİHAR” EDEN TÜRKLER

Alman hapishanelerinde Türklerin intihar oranı çok dikkate değer 31 genç intihar etmiş sözde Ben bunları inceledim. Doktor raporlarında diyor ki “çocuklar ha pisten çıkması yaklaşmış sağlıklı kişiler. Ölümler şüphelidir.’ Tahkikat yok, otopsi yok. “Buyurur cenazenizi alın gidin.” Türklere yönelik saldırıların duyulan kısmı:yapılanların yüzde biri değildir Ancak dokuz Türk yakılırsa Türkiye’de duyarsanız. Almanya’da biz yüzde 10’unu duyarız.

AYDINLIK- Bu bilgiler Türkiye ’ye neden gelmiyor. Türk Hükümeti’yle oradaki Türkler arasındı bir koordinasyon yok mu?

DR. DEDEGİL- Bu koordinasyon vardı iptal edildi. AKP Hükümeti AB baskısı altında kaldırdı. Alman Hükümeti de baskıyla olayların Alman basınına yansımasını engelliyor. Karlsruhe’de üç Türk’ün yakılarak öldürüldüğü Alman basınında gösterilmedi. O zamanki Türk başkonsolosu yap tığımız gösteride konuşmacı olmayı reddetti. “Türk-Alman ilişkisi bozulmasın” diye.
Almanya’da gayet kesif bu Türk düşmanlığı mevcuttur. Bu düşmanlık yukarıdan gelen işaretler sonrasında oluşmuştur. Ama Türk hükümetleri bunu hiçbir zaman doğru tahlil edememiştir. Türk diplomatları bu konulara yeterince eğilmemiştir. Onur Öymen Solingen saldırısından sonra o zaman büyükelçiydi- “Türkler neden yakıyorsunuz? onlar da vergi veriyor” demiştir. Yani “vergi vermeyenleri yakın” der gibi.

NAZİ YÖNETİCİLERİ ALMAN İSTİHBARATININ ADAMLARI ÇIKTI

AYDINLIK- Nazilerle Alma. Devleti arasındaki ilişki nedir?

DR. DEDEGİL- On sene kadar önce Alman hükümeti ve Alma parlamentosu Nazi eğilimini yasakladı. Partisini kapattırma girişiminde bulundu. Içişleri bakanı anayasa mahkemesine kapatılması için başvuruda bulundu. Tabii savcılık aynı Türkiye’de olduğu gibi partiyle ilgili delilleri topladı. Nelerdir? Yazdıkları bildiriler, muhtelif toplantılarda yöneticilerin yapmış olduğu konuşmalar… Bunları yazmış ve söylemiş olanların ifadesinin alınması durumuna gelince birdenbire başka bir durum o zaman ortaya çıktı.

Bu kişiler meğer Alman istihbarat teşkilatının memurlarıymış. İstihbarat teşkilatının ifade verip
vermemelerine izin vermesi lazım. “Evet o bizim elemanımızdır, izin vermiyoruz” deyip çıktılar. 0 Nazi propagandasının kaynağı aslında Alman istihbarat örgütünün kendi elemanlarıymış. Alman parlamenterlerin de birçoğu burada ilk defa duydu. Bunun üzerine hükümet bu kapatma davasını geri almak zorunda kaldı. Ondan sonra ne yapıldı, basından hemen bu konu tamamen kalktı.

A YDINLIK- Türklere karşı işlenen suçlara karışanlar arasında hiç Alman istihbaratının adamı olduğu saptanan kişi var mı?

DR. DEDEGİL- Türklere ve yabancılara karşı olan hadiselerde bu gibi elemanların olduğu kesindir ama somut olarak şu veya bu isim bugüne kadar yayınlanmış değil.

ALMANYA’NIN TÜRK DÜŞMANLIĞI ABD’DEN BAĞIMSIZ DEĞİL

AYDINLIK- Nerdeyse tek hedefin Türkler olduğunu söylediniz. Neden Almanya’da yaşayan diğer yabancılar değil de Türkler?

DR. DEDEGIL- Bunu ırkçılıktan başka kelimeyle izah etmek mümkün değil. Türkler Alman toplumuna zarar veren bir unsur değil. Oradaki Türklerin varlığı Yugoslav, İtalyan, Portekizli, İspanyol varlığından hiç farklı bir şey değil. Ama evi yakılan Portekizli yoktur Yunanlı yoktur, Yugoslav yoktur, yalnız ve yalnız Türktür.

AYDINLIK- Hitler’in de benimsediği, Alman devletinin klasik doğuya açılma politikası politikası, Türk düşmanlığı bununla alakalı olabilir mi?

DR. DEDEGIL- Alman politikasını güncel hedefleri ve planlarıyla karşılaştırdığımızda aslında olmaması lazım. Alman dış politikasının özeti şudur: Amerika dünyayı paylaşma ve ele geçirme çabasında. Almanya da Amerika’nın dünyayı paylaşmasından payını almak istiyor. Bunu bir ara kendi başına denedi. Türkiye’de PKK’yı destekleyerek, Güneydoğu Anadolu’yu bölme çabaları çok açık bir şekilde ortadaydı. Mesela Alman parlamenterler iki defa Bekaa vadisinde Ocalan’ı ziyaret etti.

Alman devlet televizyonunda Öcalan ile yapılan bir görüşmede Öcalan dedi ki 100 milyon dolarım var. Sordular nereden geliyor bu diye. Bunun yarısı Almanya’dan diye yanıtladı. Bu miktarlar örgütün esnaftan alacağı haraçla olmaz. 100 milyon dolardan bahsettiğimiz zaman bunun arkasında devlet desteği olduğu kesin.

Şimdi Almanya bunu tek başına denedi. Fakat Helmut Schmidt’in kitaplarını okursanız, - bugünkü alman politikası aslında Schmidt’in eseridir denebilir- o diyor ki biz iki defa Amerikalılara karşı veya Amerikalılara rağmen işgal politikası izledik ve başarısız olduk. Bundan sonra diyor Almanya’nın şu politikayı izlemesi lazım: Amerikanın yanında yer alıp, onun emperyalizminden pay almak. Ona taşeronluk yaparsın sen de payını alırsın.

Almanya şu sıralar Afrika’da aktif, Somali’nin bölünme planları içinde. Nerde görüyoruz Almanya’yı? Ne kadar inkar etse Amerika’nın Irak’ı işgalinde, önceden hedeflerin tespiti, yerlerin tespiti, gereken bilgilerin Amerikalılara aktarılması konusunda Alman istihbaratı çok büyük rol oynadı. Nerede görüyoruz Almanları? Afganistan’da.

Yeni bir uydu sistemi kuruyorlar, 500 km yukarıda, yeryüzündeki 80 santime kadarki cisimleri tanıyabiliyor. Sistemin tek sahibi Almanya, AB ülkeleriyle de paylaşmıyor. Şimdi onu Afganistan’da deneyecekler, Amerikalıların kendi uydu sisteminden daha pahalısı, daha kesin resimler elde ederek bir yerde Amerikalıların işgal harekatını da daha etken hale getirmek ve yönlendirmesi için bunu kullanacaklar.

Şimdi bütün bu politika içinde Almanya’daki 2,5 milyon Türk’ün yeri nedir?

MÜSLÜMAN ÜLKEYLE SAVAŞIMIZDA İÇERDEKİ MÜSLÜMANLAR TEHLiKE”

Bunu bir tek şöyle izah etmek mümkün. 27 Nisan 1997’de Almanya’da bir gazetede küçük bir haber yayınlandı. Bu haber şöyle diyor: İstihbarat teşkilatı ve güvenlik güçlerinin yaptıkları müşterek toplantıda Almanya’daki Müslümanların Almanya’nın muhtemel Müslüman bir ülkeyle yapacağı savaşta büyük tehlike teşkil edecekleri tespit edilmiştir.

Şimdi bu ufacık haberin aslında sayfalarca izah edilmesi gerekli.

Almanya’nın muhtemel bir Müslüman ülkeyle savaşından bahsediyor. Almanya’nın hiçbir hududunda Müslüman ülke yok. Kim olabilir bu? En yakında Türkiye var. Şimdi baktığımız zaman bu ne Irak, ne Somali, ne Afganistan.

Bizim yapacağımız emperyalist ataklarda içerideki Müslüman kitle bizim için tehlike teşkil ediyor diyorlar.

JOHN HOPKİNS’TEKİ ORTAK TOPLANTI

AYDINLIK- Amerika’nın da Türkiye‘yle savaşmak gibi hesapları var. Tatbikatını bile yaptı. Almanya ‘nınki de bu kapsamda mı?

DR. DEDEGIL- Bunun çok açık delilleri var. Şimdi Almanya önce kendisi oradaki Müslüman radikalleri destekledi. Mesela Kaplan teşkilatı. Bu adam yıllarca açık seçik bağırdı. Propaganda yaptı. Hiç dokunmadılar.

Şimdi önce Almanya bunu yapıyordu. 1998’den sonra başka bir gelişme oldu. Sorunun patlak verdiği nokta Lüksemburg zirvesinde Türkiye’nin adaylığının reddedilmesiydi. Adaylığı reddedilince Almanya’da şöyle bir telaş oluştu. Türkiye şimdi ya tamamen ABD’ye yaslanacak yahut politikasını değiştirip doğuya yönelecek. Bunun üzerine Almanya Amerika’yla temas geliştirdi. John Hopkins Üniversitesinde yapılan müşterek toplantıda Almanya’yla Amerika arasında “Türkiye politikalarımızı koordine edelim” kararı alındı. Ve o zamandan başlamış olan bu işbirliği aynen sürmekte. Muhtelif toplantılarda bu daha da genişletildi. Ve bir doğu Akdeniz politikasına örnek şekilde geliştirildi. Onların sonuçlarını Lübnan’ın işgali ile gördük. Bütün bunlarda Amerika ile Almanya koordineli çalışıyon Bakın şu anda Almanya içinde mantar gibi Fethullah okulları kuruluyor.

ALMAN ORDUSUNUN DURUMU

AYDINLIK- Alman ordusu 2. Dünya Savaşı sonrası büyük kısıtlamalara tabi tutuldu. Bu ordunun sınır ötesi bir savaş yapabilecek kabilıyeti var mı?

DR. DEDEGİL- En büyük sınırlama 1990’da iki Almanya’nın birleşebilmesi için 4 eski işgal kuvvetinin müşterek yaptığı anlaşmada yazılmıştı. 0 anlaşmadan 1 ay sonra Almanya derhal Fransa ile temasa geçti. Dedi ki müşterek Avrupa ordusu kuralım. Şimdi müşterek Avrupa ordusu ne oluyor, Almanya olmadan olmuyor. German Foreign Policy dergisinin verdiği bilgiye göre şimdi teklif şu şekilde:

Bütün AB ülkeleri bunu beraber kullansın diye değil. Avrupa Birliği içinde savunmaya ve teknolojiye en çok para ayıran 7 devlet başta Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere olmak üzere İspanya, Polonya, Hollanda, bunu yönetsin, diğer 17 devletin de geçici temsilcilikleri gene aynı şekilde buna iştirak etsin, fakat karar mekanizmaları yalnızca bu 7 devletten oluşan kurulun elinde bulunsun. Fakat asker toplarken bütün ülkeler buna asker versin, savaş giderleri konusunda da bütün ülkelere yayılsın, yani bu 7 ülke bu 25 ülkenin savaş kaynaklarını hepsi namına kullanma yetkisini eline geçirmek istedi.
Avrupa’nın kurmakta olduğu ordunun ismi ne? Çabuk Müdahale Ordusu. Müdahale ordusu bir savunma ordusu değildir. Çabuk müdahale ordusu demek belli yerlere çıkartma yapabilen yani dünya çapında herhangi bir noktaya etken bir müdahale yapabilen bir silahlı güçtür .

24 ŞUBAT 2008 • Aydınlık • 11


Almanya’da 100’ün üzerinde Fethullah okulu

AYDINLIK- Fethullah okullarınııı sayısı belli mi?

DR. DEDEGIL- 100’ün üzerinde. Son bildiğim sayı 106’ydı. Bunlar benim oturduğum şehirde önce çocuklara ödev yapmakta yardım şeklinde başlatılan bir şey. Şimdi Alman lise diploması veren bir okul haline geldi. Birçok yerde var ve bir de üniversite kurma peşindeler. Şimdi Fethullah tamamen Amerikan teşkilatı. Bunu Almanya bilmiyor mu? Gayet iyi biliyor. Almanya’nın kendi içindeki Türklere yönelik bu şekilde bir Amerikan teşkilatının onları ele geçirmesine göz yumması ve hatta bilinen şekilde destek vermesi neyi gösteriyor? Bir Amerikan —Alman işbirliğinin kesinlikle ve bilinçli olarak ortada olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla şimdi Türklere karşı olan hareketlerde tek başına bir Almanya’dan bahsedemeyiz. Bu koordine bir Alman-Aıfierikan projesidir.

10. Aydınlık .24 ŞUBAT 2008


AB’nin Emperyalist emelleri

AYDINLIK- Amerikan stratejisi de acil müdahale gücü üzerine kurulu…
DR. DEDEGIL- ABD Rusya’yı yıkınca neredeyse 250 milyonluk teknolojisiyle kendine yakın ama kendisinden üstün olmayan bir düşmanı ortadan kaldırdı; Fakat Sovyetler Birliği’nden katan mirası AB kaptı. Aldı Macaristan’ı, Polonya’yı Çekoslavakya’yı, Baltık ülkelerini ve Slovenya’yı. Hırvatistan’ı almak üzereler zaten. Şimdi Amerika bir şeyden kurtulurken bu sefer karşısında kendisinin iki misli yeni bir blok oluştu. Bugün 455 milyon nüfuslu, çok yüksek teknolojisi olan, Fransa’nın atom denizaltıları var, Ingiltere’nin atom bombası var… Bu sefer karşısında Rusya’dan daha büyük bir güç gördü
AB çok büyük bir güç oldu Yanibugün dünyada Çin’den, Hindistan’dan sonra en büyük güç. 455 milyon nüfuslu ve çok yüksek teknolojili bir güç. Buna göre niyetleri de büyük. Ve bu büyüklük içinde hammadde ihtiyacı da başka,enerji ihtiyacı da başka. Bunları elde etmek için elinde bulunan güç de başka. Ne oldu o güne kadar Afganistan’a bir asker bile göndermeyi düşünmeyen AB, Irak’ta canım bize gereken petrolü alırız onlar da bizden makine alıyor diyebilen bir AB, şimdi canım vermeye ne gerek var askerimiz var alırız. Aynen Amerikan taktiği.

ALMAN ÖZEL KUVVETLERI

AYDINLIK-Almanya Avrupa Ordusu adı altında kendi ordusunu mu kuruyor? DR. DEDEGIL- Özel güçler yetiştiriyor. Bu özel güçlerin talimleri falan da çok farklı. Mesela bir doğulu, bir Arap nasıl sorgulanır? Buna ne işkenceler yapılır? Bunu kendi askerleriüzerinde deniyorlar ve bu arada ağır yaralanan hatta ölen askerler olduğu iddia ediliyor. Yani yetiştirmekte olduğu güç artık bizim klasik anlamda dünya savaşlarından bildiğimiz ordu değil. Aynı Amerika’nın dış ülkelerde kullanmak üzere özel yetiştirdiği, özellıkle gaddarlaştırılmış, özel teknıklerle eğıtılmış, özel bır guç


24 Şubat 2008 Aydınlık sayı 1075

h1

Laiklik zedelenemez

Mayıs 8, 2008

Usta gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun Kanaltürk Televizyonu’nda canlı olarak yayınlanan Ceviz Kabuğu programında bu hafta, “İslam-Türban ve Cumhuriyet” konusu tartışıldı. Programın stüdyo konukları Sel“İslam- Türban ve Cumhuriyet” kavramının tartışıldığı Ceviz Kabuğu programına katılan Sabih Kanadoğlu ve Doç. Dr. Şahin Filiz gündemle ilgili önemli açıklamalarda bulunduçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Şahin Filiz ve Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu idi. Kanadoğlu, “Türbanın üniversitelerde serbest bırakılmasının, Cumhuriyet devrimlerini yok etmek için yapılan bir çalışma” olduğunu vurguladı ve anayasa değişikliğinin buna imkan veremeyeceğini söyledi. Kanadoğlu, “Anayasa’da 2. madde durduğu sürece isterlerse açıkça ’türban serbesttir’ maddesini eklesinler. Yapmaya çalıştıkları değişiklikle türbanı üniversitelere sokmaları mümkün değil… Bu şekilde laik cumhuriyete zarar veremezler. Türbanı anayasaya sokma girişimleri soksalar dahi başarısız olacaktır” dedi.

Kur’an’da örtünme Yetki ve sınırımızı biliyoruz

Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın da programa telefonla katılarak, hem türban hem de YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın rektörlere yaptığı “türbanla ilgili konuşmayın” uyarısı hakkındaki fikirlerini açıkladı. Akaydın, şu çarpıcı açıklamaları yaptı:

“YÖK Başkanı kurulun görev alanı dışına çıktığını söyledi. Ben buna kesinlikle katılmıyorum. Üniversitelerin toplumsal bir sorumluluğu var. Ülke ve siyasete ışık tutmalılar. Tartışılan konu akademide sorun yarattığı için akademi bunu konuşabilir. Biz görevimiz yaptık. Bunda yasalara aykırı bir şey yok… ” Prof. Akaydın, Başbakanın başı kapalı bir lise öğrencisini arayıp teselli etmesini mahalle baskısının en tipik örneği olarak tanımladı. Yetki alanlarımızı ve sınırlarımız biliyoruz diyen Mustafa Akaydın, “idari amir korkusuyla üniversite yönetilmez. Başkanın açıklamalarını talihsiz bir olay olarak kabul ediyorum” açıklamasını yaptı.

+++++

Dinsizlik olarak görülmesin

Programa telefonla bağlanan bazı izleyiciler ise, Doç. Dr. Şahin Filiz’in Kuran’da başörtüsünün varlığı konusundaki görüşlerine karşı çıktılar. Net bir ifade olmamasının hiç olmadığı anlamına gelmeyeceğini savunan izleyicilerden biri olan Emekli İmam İmdat Kaya, iddiasını daha da ileri götürdü. Daha sonra, 28 Şubat döneminde eski Sultanbeyli Belediyesi Mezarlıklar Müdürü olduğu anlaşılan İmdat Kaya, “laik devletin askeri şehit olabilir mi?” diye sordu. Kaya’nın bu sözlerine Hulki Cevizoğlu ve izleyiciler büyük tepki gösterdiler. Cevizoğlu, “İşte bu, laikliği dinsizlik olarak gören ve gösteren zihniyettir, onun sonucudur. Bizim askerlerimiz tarih boyunca ‘Allah, Allah’diye hücum etmişlerdir” dedi. Çok sayıdaki izleyici de, gönderdiği iletilerde, tepkilerini gösterdiler. Bazı izleyiciler ise, “Bu mantığın sahibi, dinsiz olarak gördüğü laik devletten yıllarca imam olarak niçin maaş aldı, bunu nasıl kabul etti? O mantığa göre bu haram olmuyor mu?” diye tepkilerini gösterdiler.

+++++

YÖK Başkanı istifa etmeli

Sabih Kanadoğlu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Türban için referanduma gidilsin” teklifine karşı çıkarak, “temel hak ve özgürlüklerin oylamaya sunulamayacağını ve laik devlet düzeninde din kurallarının hukuk kuralları olamayacağını” hatırlattı. Her ülkenin laiklik tanımının kültürel ve sosyolojik nedenlerle farklı olduğunun altını çizen Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı, Türk laikliğinde din işlerinin Diyanet İşleri Başkanlığı’na denetlenmek koşuluyla bırakıldığını belirtti. Sabih Kanadoğlu, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a, Üniversiteler Arası Kurul’da üniversite rektörlerinin türbanla ilgili yorum yapmaması gerektiği yönündeki açıklamalarına sert çıktı. Kanadoğlu, “YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, rektörlere ’Anayasa Mahkemesi kararlarını uygulamayın’ dediği an yetki ve itibarını kaybetmiştir. YÖK Başkanı hemen istifa edip üniversiteleri rahat ettirsin” dedi.

Asıl olan inançtır

Şahin Filiz, Kuran’daki örtü sözcüğünün manası ve İslam’da kadının yeri ile ilgili şunları kaydetti: “Arapça ’hımar’ kelimesi örtü anlamına gelir ama başı örtmek diye açıkça belirtilmemiştir. Bu göğüsleri örtmek manasındadır. Baş örtmek manasında olsa da bu farz olarak algılanamaz çünkü belirtilmemiştir. Örtü, Yahudi geleneğinden gelen bir şeydir. Tevrat’ta onlarca ayette bir kadının nasıl örtüneceği en küçük detayına kadar anlatılır. Hatta örtüsüz dışarıya çıkan kadınların namusunu kaybedeceği bile yazılıdır. İslam dini açısından başını örten kadınla örtmeyen kadın arasında bir fark yoktur”

Selçuk Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Şahin Filiz, kimi kitaplarda yer alan “Kadın kocasının yanında örtüsünü açabilir” şeklindeki ifadeyi örnek göstererek “Allah neden böyle bir şey söylesin. Bu çok doğal bir durum zaten. Bazı yazarların bunu kanıt göstermesi saçma bir şeydir. Böyle bir konuda cevaz verilmez” dedi. Filiz, dini kitap kisvesi altında yazılan kitaplarda yer alan “Baş örtmemek büyük günahlardandır”, “Baş örtmek inanmak inanmamak arasında bir çizgidir”, “Örtülü kadın örtüsüz kadınla aynı ortamda bulunmamalıdır. Bulunursa örtüsüz kadın örtülünün kocasını baştan çıkarabilir” gibi ifadelerle kadınların psikolojik baskı altına alındığını ifade etti.

Hükümet gündemi örtme çabasında

Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu da, türbanın üniversitelere sokulmaya çalışılmasının gerçek nedenlerini ve bu çalışmaların nereye gittiğini gündeme getiren açıklamalar yaptı. Kanadoğlu, kişilerin devletten kendi inançları doğrultusunda özel düzenlemeler isteyemeyeceğini söyledi.
“Türkiye’de türban sorunu yok. Türbanı siyasete alet etme sorunu vardır” diye konuşan Sabih Kanadoğlu, “163. maddenin kaldırılmasıyla beraber dini ve kutsal değerleri kötüye kullananlara yaptırım gücünün ortadan kalktığını” kaydetti. Hukuk kurallarının din esasına göre düzenlenmesi
nin çok eskilerde kaldığını söyleyen Kanadoğlu, bunu yapmaya kalkmanın devleti laiklikten çıkaracağını dile getirdi. Kanadoğlu, türban meselesinin sürekli gündemde tutulmasının çok farklı nedenleri olduğunu açıkladı. Kanadoğlu’na göre, AKP,

  • Öncelikle muhtemel bir ekonomik krize bahane ararken türbanı sıcak bir mesele olarak tartışmalara açık tutuyor.

  • Tabanına türban konusunda elinden geleni yaptığını gösterip oy toplamaya çalışıyor.

  • AKP türban değişikliğini gerçekleştiremezse, yargıyı suçlayıp yine oy almayı planlıyor.

Seçmen kime güvenecek

Kanadoğlu’nun bu sözleri üzerine Hulki Cevizoğlu, şunları söyledi:

Ben dini siyasete alet etme konusunda AKP ile Cumhuriyet Halk Partisi arasında ya da diğer partiler arasında bir fark göremiyorum. CHP’nin de yıllardır alevi vatandaşlarımız üzerinden bir siyasi söylemi var. Diğerlerinin de hepsinin bir siyasi söylemi vardı. Deniz Baykal, 22 Temmuz’da gerçekleştirilen  genel seçimlerden bir hafta önce Posta Gazetesi’ne vermiş olduğu özel demeçte, ’Cumhurbaşkanının eşi türbanlı olabilir’diye açıklama yaptı. O zaman neden başı örtülü olanlar üniversitelere giremesin? CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın dünü ile bugünü tutarlı değil. Siyasette tutarlı olmanız lazım. Seçmen olarak kime güveneceğimizi şaşırdık.”

h1

Soner Yalçın :İslamcı Masonlar

Mayıs 8, 2008

İşte ünlü İslamcı masonlar

Dinci basının nakaratı günlerdir sürüyor: “Masonlar düğmeye bastı!” “Laiklik mitinglerinin arkasında mason locaları var!” “Başörtüsü yasağını mason biraderler savunuyor!”

Hiçbir belge ve bilgiye dayanmadığı halde bu iddiaları sürekli tekrarlayan dinci basın, bu topraklara masonluğu kimlerin getirdiğini; önde gelen bazı din adamlarının mason olduğunu biliyor mu? Sürekli alıntı yaptıkları, mücadelesinden övgüyle bahsettikleri bazı “İslamcı mücahitlerin” mason localarına kayıtlı olduğundan haberdar mı? Başörtüsü konusunda mason din adamlarıyla aynı görüşte olduklarını tahmin edebiliyorlar mı? Tarihleriyle yüzleşmeye hazırlar mı? İşte soruların yanıtları…

BUGÜN Türkiye’de başörtüsü merkezli tartışmaların benzerini tam 100 yıl önce Osmanlı’nın gazete ve dergileri de yaptı.23 Temmuz 1908 tarihi, kimilerine göre sadece II. Meşrutiyet’in ilanıdır; kimilerine göre ise bir burjuva devrimidir ve Kemalist devrimlerin temelidir.

II. Meşrutiyet, Osmanlı’nın siyasal ve kültürel hayatında köklü dönüşümlere neden oldu.

En büyük devrim ise kadının toplumsal hayattaki yeri konusunda oldu.

Kadın sokağa çıkmaya, çalışmaya, dergi/gazete çıkarmaya, dernekler kurmaya, dükkánlar açmaya, sinemaya-tiyatroya gitmeye başladı.

Bu durum tartışmaları da beraberinde getirdi.

Dönemin yayın organlarında kadın merkezli tartışmalar oldu.

Üç grup vardı: Batıcılar, Türkçüler ve İslamcılar…


ÖRTÜNMEYİ SAVUNAN MASON DİN ADAMI

İslamcılar, kadınların evden çıkmalarından hiç hoşnut değillerdi.

Bunlardan biri de, Şeyhülislam Musa Kázım Efendi’ydi:

“Şeriatımızda emredilen şeylerden biri de Müslüman kadınların kendilerine mahrem olmayan kimselerden örtünmeleridir ki; o da saçları dahil vücutlarını ziynetten (süsten) arındırılmış bir şeyle, şehveti celp etmeyecek bir elbiseyle örtmekten ibarettir.”

“Eve ait vazifeleri kadına, ev dışındakileri kocaya yüklemek gerekir. Bunun aksi olamaz.”

“Bir de kadınların yaratılış gayeleri, onların sırf dünyaya çocuk getirmeleri ve o çocukları terbiye etmelerinden ibarettir.”

“Çok kadınla evlilikte, insanlığa ve medeniyete aykırı bir şey yoktur.”

(Sırat-ı Müstakim, sayı 1, 2, 3; yıl 1908; Aktaran İ. Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, I)

Bu sözlerin sahibi Musa Kázım Efendi (1858-1920) bir Şeyhülislam’dı.

Ve aynı zamanda masondu.

Osmanlı’nın “ilerici partisi” İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesiydi.

Nakşibendi’ydi…
Türkiye’nin en büyük mason kuruluşu, “Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası” belgelerinde, mason olan ünlü din adamları arasında sadece Şeyhülislam Musa Kázım Efendi yoktu.

Üç şeyhülislam vardı…

Osmanlı Devleti’nin 118. Şeyhülislamı Mehmed Ziyaüddin Efendi (1846-1917) de masondu…

Mason şeyhülislamlardan biri de Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) idi.

Kadınların bırakın çalışmasını, tek başına sokağa çıkmasına bile karşıydı.

Yani, kadın toplum hayatı içindeki yeri konusunda “mason biraderi” Şeyhülislam Musa Kázım Efendi ile aynı görüşteydi.

Ama ayrı oldukları konular da vardı:

“Biraderi” Musa Kázım Efendi’nin üyesi olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muhalifti.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın üyesiydi.

Bu farklılığı yazmamın nedeni var:

Dinciler, tüm masonları aynı siyasal görüşte sanıyor!

Bunun örneklerini görmeye devam edeceğiz…

Bugün birçok masonun, “biraderleri” Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin şu görüşlerini öğrendiklerinde çok şaşıracağına eminim:

“Benim elimden gelse Türkleri Arap yaparım, diğer Müslümanları da. Bunların vaktiyle Araplaşmadığına da çok eseflenirim. Arap dili, ne Türk diliyle ne de Çerkez diliyle kıyas kabul etmeyecek derecede üstünlüğe sahip olduğundan, insanın, milliyetin küçüğüne sahip olup da onunla iftihar edeceğine büyüğüne sahip olarak onunla iftihar etmesi daha kárlı ve makul olur.” (Yarın Dergisi, 14 Nisan 1930)

Bu düşüncede bir din adamının, Kuvayı Milliyecilere karşı fetva vermesine, Sevr Antlaşması’nı savunmasına şaşırmıyorsunuz.

Ve dolayısıyla Mustafa Kemal’in, Şeyhülislam Mustafa Sabri’yi 150’likler listesine koyup yurtdışına kovduğunu da anlayabiliyorsunuz.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Türkiye’deki Gümrük ve Tekel Bakanlığı ve Başbakanlık yapmış olan Suat Hayri Ürgüplü’nün babasıydı.

Başbakan Ürgüplü de masondu.

İşin garip yanı, kardeşi gibi, siyasetle ilgilenen ve Demokrat Parti’den milletvekili olan Münip Hayri Ürgüplü’nün de ağzından İslam, Müslümanlık vb. sözcükler düşmezdi!

Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası belgelerinde, mason olan din adamları listesi; Müderris Mahmud Esad Efendi, Berlin Sefareti Başimamı Mustafa Hafız Şükrü, Sefaret İmamı Haşim Veli, bir dönem Darülfünun’da rektörlük yapan Babanzade Ahmed Naim Bey dile sıralanıyor.

Bu isimler öyle sıradan kişiler değildi.

Örneğin; Babanzade Ahmed Naim Bey (1872-1934), siyasal İslamcı düşünürlerin önde gelen isimlerindendi. İslamcı fikir hayatının oluşmasında büyük payı vardı.

Milliyetçiliğe karşıydı:

TÜRKLÜK DEĞİL MÜSLÜMANLIK ÖNEMLİ’

“İrşadlarınız, hizmetleriniz ’Türklük’ adına değil ’Müslümanlık’ adına olsun. ’Türkler’ hitabı yerine daima ’Müslümanlar’ hitabını kullanınız. Cengiz’in yasasını bilmek, İlhan’ın yurdunu tanımak, Altınordu’yu anmak bize lazım değil. Bize Muhammed’in şeriatı, İslam yurdunu, İslam mücahitlerini bilmek, tanımak lazım gelir.” (Ahmed Naim, İslam’da Dava-yı Kavmiyet. s. 1 8)

Laikliğe karşıydı:

“Hükümeti, dini korumak ve emirlerini yerine getirmekle şeran vazifeli bilen halkımız, hükümetin bu vazifeden imtina ettiğini hoş gördüğü gün, diğer dini vazifelerini de buna bağlı olarak ahlaki davranışlarını da, içtimai vazifelerini de ihmal eder.” (Sebilürreşad Dergisi, 191 8)

Siyasal İslamcı Babanzade Ahmed Naim, son devrin mutasavvıflarından Fatih Türbedarı Ahmed Amiş Efendi’nin de damadıydı.

Sebilürreşad Dergisi’nin yazarlarındandı.

Sebilürreşad Dergisi deyip geçmeyiniz, bugün yayın hayatını sürdüren dinci gazete ve dergilerin temeli orasıdır!
Peki, Sebilürreşad nasıl doğdu?

Ve masonlarla ne ilgisi vardı?

Dinci basının arkasındaki masonlar

Sebilürreşad, “Müslümanların uyandırılması ve yüceltilmesi için” çıkarıldı. Derginin adı konusunda Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa bir teklifte bulundu: “Kuran’dan bir sayfa açalım, ne isim çıkarsa oradan alalım.” Besmeleyle bir sayfa açtı. “İttebiuni ehdiküm Sebilürreşad” ayeti çıktı ve isim bulundu: Sebilürreşad.
Aralıklarla da olsa 1908’den 1965 yılına kadar yayımlanan dinci Sebilürreşad’ın mali kaynağı Kavalalı Ailesi’ydi.
Osmanlı’nın son yıllarını okuduğunuzda karşınıza sık sık “Sadrazam Mısırlı Said Halim Paşa”; “Vezir Mısırlı Halim Paşa”; “Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa” gibi “Mısırlı Paşalar” çıkar.

Ancak bu aile “Mısırlı” değildir!

Kavala Ailesi’nin atası ünlü Osmanlı paşası Selanik/Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ydı.

Aile Mısır’a hákim olduktan sonra “Kavalalı” adını bırakıp “Mısırlı” adını kullanmaya başladı.

Sebilürreşad Dergisi’nin isim babası ve finansörü Abbas Halim Paşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu; Abdulhalim’in oğluydu.

Abbas Halim Paşa’nın ağabeyi ise ünlü bir isimdi: İttihat ve Terakki döneminde, dört yıl (1913-1917) sadrazamlık yapan Said Halim Paşa.

Sadrazamlıktan önceki görevi, İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri’ydi; yani öyle sıradan bir İttihatçı değildi.

Kardeşi Abbas Halim Paşa ise İttihat ve Terakki döneminde önce Bursa Valisi, sonra Nafia Nazırlığı yaptı!
Ne diyor siyasal İslamcılar: “İttihatçıların arkasında masonlar vardır!”

Sanki dinci Sebilürreşad’ın arkasında yoklar.

İslamcı Sebilürreşad’ın yazarı Sadrazam Said Halim Paşa (solda) aynı zamanda masondu! (İlhami Soysal, Türkiye’de ve Dünyada Masonlar, s. 380.) İngiliz kaynaklara göre iki kardeş de masondu:

İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Sir G. Lowtherin, İngiltere Dışişleri Bakanı Sir C. Harding’e gönderdiği “gizli” mahreçli raporlarda, İttihatçı-Yahudi ve Mason ilişkisini isim isim anlatmaktadır. (Prof. Eli Kidor, “Arabic Political Memories and Other Studies” Londra 1974; Aktaran, Gündüz Gazetesi, 19.5.1998.)

Durun bitmedi. Ailece masondular!

Abbas Halim Paşa ile Said Halim Paşa’nın babaları Prens Muhammed Abdülhalim Paşa da mason idi.

Üstelik Fransız Yüksek Şûra (Büyük Doğu/Grand Orient) üyeliğine kadar yükselmiş önemli bir masondu.
Mason olmakla kalmadı; 1861’de Fransa Maşrık-ı Azam’ından patent alarak, “Şûra-yı Ál-i Osmani” adında Osmanlı locasını kurdu!..

Türkiye’deki masonlar aynı zamanda iyi bir Müslüman’dır. Ama gel gör ki dincilere bunları anlatmak zordur.
“Mısırlı” ailesinde mason çoktu:

1909’da kurulan Türkiye Büyük Locası’nın kuruluşuyla ilgilenmesi için Avrupalı “büyük üstadlar” kimi görevlendirdi dersiniz: Mısırlı Prens Aziz Hasan Paşa’yı!

Yani Abbas Halim Paşa ile Said Halim Paşa’nın amcaoğlunu…

Sadrazam Said Halim Paşa, Sebilürreşad’da bakın neler yazdı:

“Müslümanların kurtuluşu ve saadeti onların tam olarak İslamlaşmalarındadır.” (Aktaran Kara, cilt I s 114)
“Osmanlı siyasi birliği, Avrupa Hıristiyan hükümetlerinde olduğu gibi milliyet esasına değil, İslam birliği ve kardeşliği esasına dayanmaktadır. (…) Kanun-u Esasi’mizi seçerken çok aldanmış olduğumuzu itiraf etmemiz lazım gelir.” (İbid s. 144-145)

Sadece Sebilürreşad’ı desteklemediler.

Abbas Halim Paşa, Prof. Ömer Ferit Kam gibi “İslamcı düşünürleri” eğitim öğrenim için Avrupa’ya gönderdi. Mehmet Akif Ersoy’un Mısır’daki finansörüydü.

İlginçtir: Her taşın altında mason parmağı arama paranoyaklığı Sebilürreşad ile Türk basınına girdi. Sebilürreşad hem masonlardan para aldı hem de her taşın altında mason aradı!

Dün bugünden farklı değil.