Archive for the ‘Hakan Yavuz’ Category

h1

HAKAN YAVUZ’UN FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ HAKKINDA AÇIKLAMALARI DEVAM EDİYOR

Haziran 15, 2008

Özdemir İnce’nin Hürriyet Gazetesinde ki köşesinden alıntıdır.

ABD Utah Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. M.Hakan Yavuz’dan bir mektup aldım.

Birkaç ay önce “Modernleşen Müslümanlar” (Kitap Yayınevi) adlı önemli kitabından söz ederken yazarın Fethullahçı olmasından kuşkulandığımı yazmıştım.

30 Mayıs tarihli “Fethullah Okulları ve Princeton Üniversitesi, vs.” adlı yazımda, bir kez daha “Fethullahçı” olabileceğini yazdım.

Dr. M.Hakan Yavuz bugün okuyacağınız açıklama metnini gönderdi.

Çok ilginç ve tartışma çıkartması olası, hatta tartışma çıkartması gereken bir yazı. Birlikte okuyalım:
“Daha önceki yazılarınızda da bazı çalışmalarımı ele almıştınız. Konu şahsımla ilgili olunca iki konuda size açıklama yapmak zorunda olduğumu hissettim. Söz konusu açıklamalarıma yer vermenizi özellikle rica edeceğim.

1. Ben, hiçbir zaman Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ne talebesi, ne de takipçisi oldum.

Şimdiye kadar bu anlamda tüm cemaatlerden uzak durdum.

Kısacası, ben kendimi cemaat mensubu olarak görmedim.

Bazı cemaatler beni kendi mensupları şeklinde algılamış olabilirler. Kişisel görüşüm, Türkiye’de bir cemaate mensubiyetin büyük oranda ‘yükselme’ veya ‘belli kazanımlar elde etme’ amacı taşıdığıdır.

Benim bunlara hiçbir zaman ihtiyacım olmadı.

Öte yandan ben cemaat karşıtı bir insan da değilim.

Bu bir çelişki gibi görülebilir.

Ancak, bir sosyal bilimci olarak böylesine etkili bir olguya karşı da ilgisiz kalamazdım.
Ne var ki söz konusu cemaatin bugünkü ‘konumundan’ ciddi şekilde hem demokrasimiz açısından hem de toplumsal barış açısından kaygı duyuyorum.

Bir akademisyen olarak bu kaygılarımı Reuters Ajansı’nda ve çeşitli gazetelerde dile getirdim. Rahatsızlık nedenlerim şunlar:

1) Cemaat samimi değil; cemaatin içeride ve dışarıda geliştirdiği birbirine zıt iki ayrı dili var;

2) Cemaat bir siyasi proje peşinde ve bu Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine uygun bir proje değil;
3) Cemaatin gerek içeride gerekse uluslararası alanda meşruiyet arayışı, dış aktörler karşısında zayıflığı, onu edilgen bir konuma sokmuş, bu nedenle işbirliği yaptığı uluslararası aktörlerle ilişkisi sorgulanmalıdır;

(4) Cemaat özelde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu, genelde ise İslam’ı ‘araçsallaştırmıştır’. Gittikçe İslam’sız bir İslam anlayışı hákim olmakta ve güce odaklanmış bu İslam anlayışı ahlaki çekirdekten uzaklaşmaktadır.

Bunları görebilen biri olarak benim herhangi bir cemaat yapısına aidiyetimin olması mümkün değil.

Cemaatler bana göre özgür düşünceye yer veremezler.

Ayrıca, cemaatler doğaları gereği farklılıkları değil ‘aynileşmeyi’ savunur.

Bu bağlamda her zaman farklılıkların zenginlik kaynağı ve hayatın olağan yapısı olduğunu savunan, sosyal olguları anlamaya odaklanmış, düşüncelerle dans etmeyi seven biri olarak benim şu veya bu cemaatin ‘talebesi’ olduğum iddiası doğru değildir.”

2. Bugün ülkemizdeki sosyal ve siyasi dönüşümün nüanslarını kaçırmadan okumak zorundayız. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ideolojisi ’laik ve modern bir ulus devlet’ kurmayı amaçladı. Bu proje büyük ölçüde de başarılı oldu. Ne söylendiği gibi öğretmen kaybetti ne de imam kazandı. Aslında ortada birbirini sürekli yoran ama ’maç’ ettikçe birbirini dönüştüren iki farklı yapı var. Kısacası, 2008 Türkiye’sindeki Allah anlayışı 1920 veya 1950’lerden çok farklı. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde de ciddi dönüşümler oldu.

Birbirini dönüştüren bu yapı aslında son derece sağlıklı. Burada son yıllardaki kaygı verici gelişme bence ahlak anlayışımızın temelini oluşturan İslam’ın (onun adına hareket ettiği iddiasında olanların elinde) ciddi bir erozyona uğramasıdır. İslami dayanışma (ki cemaatin gücünü oluşturan yapının temel taşı budur) yapıları bugün hem demokratik sistem, hem de liberal ekonomik düzende sistem içinde bir ’sosyal/siyasal/sermaye ağına’ dönüşmüşlerdir. Kısacası, ahlaki değerlerden soyutlanan tamamen ’şekle’ indirgenen bir İslamileşme süreci yaşıyoruz. Şerif Mardin Hoca’nın dediğinin tersine bence en büyük yenilgi ’imam’da olmuştur. Bugün siyasi ve gündelik yaşamı ağ gibi ören yapılanma dini kökler taşısa da aslında tamamen ’güç’ peşinde ve ahlaki kaygıları büyük oranda dışlamıştır. Ülkemizdeki krizin ana nedeni bence Cumhuriyet felsefesi değil; çünkü Cumhuriyet kendisini hiçbir zaman din karşıtı bir şekilde tanımlamadı; krizin ana nedeni dinsel değerlerin Cumhuriyet karşıtı seklinde yorumlanarak siyasi alanda araçlaştırılması oldu. Ülkemizdeki kültür savaşını (cultural war) kazanan veya kaybeden taraf şeklinde okumak zor. Kültür savaşları (ki savaşlar rakibi yok etme/teslim alma üzerine kuruludur) klasik, askeri savaşlardan farklı gelişiyor. Çünkü dinamikleri daha farklı. Konuya kazanan veya kaybeden mantığı ile bakmak yerine, asla çıkış noktasında durmayan, zaman içinde sürekli biçim değiştiren, karşılıklı olarak birbirini etkileyen açık sistemlerle karşı karşıya olduğumuzu unutmadan ’dönüşüm’ kavramına odaklanmamız gerekir.”

* * *

Dr. Hakan Yavuz, açıklamalarının dün okuduğumuz bir bölümünde “Cemaatler bana göre özgür düşünceye yer vermezler” diyordu.

Ben o cümledeki “Bana göre”yi kaldırıyorum ve cümlenin olması gereken biçimini yazıyorum: “Cemaatler özgür düşünceye yer vermezler.”

Cemaatler, tarikatlar özgür düşünmek için değil, bireysel düşünme özgürlüğünü ortadan kaldırmak için kurulurlar; bireyler de özgür düşünmemek için bunlara katılırlar. Aslında dinsel cemaatlerin birer tarikat olduğunu bilelim. Nurculuktan kökten bir sapma olan Fethullahçılık gerçekte bir tarikattır. “Tarikatlar”ın devrim yasalarına göre yasak olması nedeniyle, bu yeni oluşumu (oluşumları) cemaat adı altında sunuyorlar.

İster cemaat, ister tarikat olsun herhangi bir dinsel topluluğun demokrasiyi, dini demokrasi ile uzlaştırmayı amaçladığı yalandan başka bir şey değildir. İslamcıların yolu demokrasi değil Tanrı’nın yolu şeriat düzenine göre yaşamaktır.

DR. Hakan Yavuz’un ilginç ve uyarıcı açıklamalarının son bölümünü birlikte okuyalım:

Kişisel olarak Türkiye’deki dönüşümün ’yönünden’ kaygılıyım. Çünkü gittikçe cemaatleşen bir yapı ortaya çıkıyor. Bu yapı, maalesef umut edilen uluslaşmanın önünde engel. Öte yandan, kucaklayıcı, dayanışmacı, sağlıklı sosyal kontrol mekanizmalarına dayalı mahallenin fonksiyonlarını da gerçekleştirmekten uzak. Sadece güce ulaşmayı hedefleyen cemaatlerden oluşan, iğreti, yapay, şekilci, sağlıksız bir sosyal yığın ortaya çıkartıyor. Dramatik ve kaygı verici olan ise birbirini dengeleyecek cemaatlerin yokluğu ve alanın tamamen tek bir cemaatin tekeline girmesidir. Hem eğitim sistemi, hem güvenlik sektörü (emniyet) hem de medya ve finans alanında tek hákim gücün bir cemaat olması kaygı verici. Mesleki profesyonelliğin, tecrübe ve liyakatin önemli olduğu yargı ve ordu gibi kurumlarla kavganın asıl nedeni bu kurumların tarihinin cemaat tarihinden uzun olmasıdır. Bugün cemaatin, üst düzey bir generalden yandaş bulması için kırk beş yıl beklemesi gerekir ancak buna sabrının olmadığını biliyoruz. Türkiye gibi ’birey’ kültürünün henüz yerleşmediği, hayatın tüm alanlarında ve özellikle ekonomide kayıtdışılığın yaygın olduğu bu ortamda cemaat baskıları ve cemaat tahakkümü siyasi alanı kıskaç altına almıştır. Bu durum ülkemizdeki kutuplaşmanın ana nedenlerinden biridir. Bu konuları daha geniş sekilde ele alan çalışmam Ekim 2008’de yayınlanacak (Secularism and Muslim Democracy, Cambridge University Press, 2008).

En içten dileklerimle, selamlar.

M. Hakan Yavuz”

***
Dr. Hakan Yavuz’un “Çağdaşlaşma ve İslam Demokrasisi” başlıklı çalışmasını merakla bekliyorum. Dilerim Türkçesi de aynı günlerde yayınlanır.

Yazarın, Nurcular, Nakşiler, Milli Görüş ve AKP üzerine yazdığı, Kitap Yayınevi tarafından yayınlanan “Modernleşen Müslümanlar” (Islamic Political Idendity in Turkey) adlı kitabını okuduğum zaman gerçek bir korkuya kapılmış ve insanlar bu türden örgütleri neden kursunlar, para ve iktidar istemelerinin amacı ne, diye sormuştum. İnsanlar siyasal ve ekonomik güce sahip olmak için dinsel örgüt kurabilirler, ancak bu pek başarılı olamaz. Dinsel amaçla bir araya gelen insanlar, yapısal olarak biat ve itaate dayanan bir örgüt kurduktan ve sermaye birikimini sağladıktan sonra kurulu düzeni (müesses nizamı) kökten değiştirmek için siyasal iktidarı da isterler. İşte o zaman “Kanlı mı, kansız mı olsun?” sorusunu sormaya başlarlar. Şu anda “Kansız olsun!” evresindeler!

Dr. Hakan Yavuz’un açıklamalarını dikkatinize sunuyor ve onları nadasa bırakıyorum. Açıklamaları onaylayıp onaylamadığım çok önemli değil. Kuşkusuz büyük ölçüde onaylıyorum. En azından büyük bir yalanın kör perdesini aralıyorlar.

Ek olarak: Durup durup reklam jargonuyla sosyoloji konuşan Şerif Mardin’e şöyle bir dokundurması da önemli!

Hürriyet Gaztesinden alıntıdır: