Archive for the ‘Tehcir’ Category

h1

Mehmet Perinçek Rus Arşivlerinde yeni belgelere ulaştı: Etnik temizliği Ermeniler yaptı.

Haziran 16, 2008

Mehmet Perinçek Rus arşivlerinde araştırma yapmak için 2001 yılında devlet tanıtma başvurdu,maddi yardım almak istedi. Mit devreye girdi ve komnizm propagandası yapılacağı kaygısıyla Mehmet Perinçek devlet tanıtma fonundan faydalanmadı. Komnüzm hala tehlike!! Emniyet genel müdürlüğü uluslacılığı, Atatürk Milliyetçiliğini terör suçu kapsamına aldı. Mehmet Perinçek, Doğ u Perinçek’in oğlu olduğu için araştırmaları ve çalışmaları mütareke basını tarafından görülmezlikten geldi. Yurtsever kardeşim Mehmet Perinçeğ’in çalışmalarında başarılar diliyorum.

Aşağıda ki Metin Hürriyet Gazetesinden alıntıdır.

Moskova’daki Askeri Tarih Devlet Arşivi’ni (RGVİA) araştıran akademisyen Mehmet Perinçek, Tuğgeneral Bolhovitinov’un 11 Aralık 1915’te karargahına gönderdiği 65 sayfalık raporu buldu. Rus komutan raporda, “Ermeni gönüllü birlikleri ırkçı duygularla Müslüman halka karşı vahşi kırımlara girişti” diyor.

Rusya’nın başkenti Moskova’da bulunan Rusya Askeri Tarih Devlet Arşivi’nde (RGVİA) çalışmalar yapan İstanbul Üniversitesi araştırma görevlisi Mehmet Perinçek, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde görevli Tuğgeneral Leonid Bolhovitinov’un karargahına gönderdiği raporu buldu. Diğer adı ’Çarlık Rusyası Askeri Arşivi’ olan merkezde bulunan tarihi belge, günümüzde Erivan hükümeti ve diasporanın sloganı haline gelen “Türkler 1915 yılında 1.5 milyon Ermeni’yi öldürdü” iddiasını ilk elden çürüten bilgiler içeriyor.

Sorumlu kendileri

11 Aralık 1915’te Rus karargahına gönderilen 65 sayfalık rapor, “Gerçek durum. Düzeltme” başlığını taşıyor. Taşnak Partisi’nin, “Kafkas cephesinde Ermeni gönüllü çetelerinin faaliyetleri” başlıklı bir mektubu Rus Çarı’na iletmesinden iki ay sonra yazılan raporun girişinde, Ermenilerin kaleme aldığı bu mektuptaki bilgilerin “siyasi amaçlı” olduğu uyarısı yapıldıktan sonra, bölgedeki “gerçek durum” özetleniyor. Bölgede patlak veren hadiselere, “Ermeni problemi olarak tabir edilen mesele” tanımını uygun gören Rus general, Osmanlı içinde istenmeyen unsur haline gelmelerinde sorumluluğu Ermenilere yüklüyor. Raporda, “Ermenilerin verdiği ölü sayısına güvenmemek gerekir. Taşnak partisi bildirilerinde belirtilen kayıp rakamları devamlı surette abartılıyor ve bunların siyasi amaç taşıdıkları şüphe götürmüyor. Bu kayıpların sorumluları da, kırımı ateşleyen Ermeni çetelerinin kendisidir” ifadesi yer alıyor.

İngiltere kışkırttı

Bölgede fitilin 1915’ten çok daha önce, 1890 tarihlerinde dış güçler tarafından ateşlendiğini merkeze bildiren Bolhovitinov, “Özellikle İngiltere, Osmanlı ile Çarlık Rusya arasında ittifak kurulup Ortadoğu’da yeni güç merkezi oluşmaması için, Türkiye’nin doğusundaki Ermenileri kışkırtarak karışıklık çıkartmıştır. Bundan önce, Türkler, Ermeniler ve Kürtler barış içinde yaşıyordu. Hatta bölgedeki Ermenilerin hayat koşulları, Kürtler’den ve Türkler’den bile iyiydi” diyor. Rus general şöyle yazıyor: “Rusya, Osmanlı içindeki Ermeni meselesini ilk başta uzaktan izlemekle yetinmiştir. İmparatorumuzun görüşü, Almanya ve üç ay sonra Osmanlı devletinin de bize savaş ilan etmesiyle değişti. Rus birliklerine ek olarak Ermeni gönüllü çetelerini kullanma kararı, Osmanlı’nın bize savaş ilanı sonrasında alındı. Zayıflayan Osmanlı Devleti, Rusya için potansiyel müttefik olmaktan zaten çıkmıştı.”

Rapordan tespitler

Cepheyi teftiş eden Çarlık Rusya’sı Tuğgenerali Bolhovitinov’un 1915 tarihli raporunda karargahına bildirdiği bazı tespitler şöyle:

Kullanıldılar Ermenilere kendi yardımlarıyla “Bağımsız Ermenistan” kurabilecekleri fikrini empoze eden Avrupa diplomasisidir. Bu fikrin aşılanmasında özellikle Ermeni diasporası aydınları kullanılmış ve onlar aracılığıyla Osmanlı’da yaşayan Ermenilere karışıklık çıkarmaları ve kan dökerek Avrupa kamuoyunu etkilemeleri öğütlenmiştir.

Feda edildiler Ermeni liderleri, gerçekleşmesi imkansız “Bağımsız Ermenistan” fikrine kapılarak Ermeni halkını Avrupa diplomasisi için feda etmiştir. Ermeni çeteleri, suni ayaklanmalar kışkırtarak, yoğun propaganda faaliyeti yürüterek ve Müslüman nüfus üzerinde her türlü tecavüzü uygulayarak kırımı ateşlemiştir.

Herkese terör Ermeni örgütleri, eylem biçimi olarak terörü benimsemişlerdir. Terörü, sadece başka milletlerden kişilere karşı değil, kendi fikirlerini benimsemeyen Ermenilere karşı da uygulamışlardır. Hatta özerklik karşılığında Rusya ile ittifakı da geçici bir araç olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla Ermeni gönüllü birlikleri uzun vadede Rusya İmparatorluğu çıkarlarının aleyhinedir. Rusya’da terör eylemleri düzenleyen Taşnak komutanlarının 1914 affından yararlandırılması ve serbest bırakılması hatadır.

Vahşi kırımlar Savaş esnasında işgal edilen bölgelerde Ermeni gönüllü birlikleri ırkçı duygularla Müslüman halka karşı vahşi kırımlara girişmiş, nüfusu cins veya yaş ayırtetmeden ya imha etmiş ya da sürmüş, köylerini yerle bir etmiş ve mallarını yağmalamıştır. Bu uygulamalar sistemlidir. Düzensiz ve yağmacı Ermeni çeteleri, müttefik Rus ordularına karşı bile zaman zaman silah kullanmıştır. Rus yetkilileri bu yüzden önlemler almıştır.

Dehşet çeteleri

Rus general Leonid Bolhovitinov’un raporuna göre, Birinci Dünya Savaşı’na Rus saflarında katılan gönüllü Ermeni çeteleri, Anadolu topraklarında sivil halk arasında dehşet saçmıştı. Fotoğrafta görülen “Kazar” ve “Sepuh” gibi çeteler, Ruslar tarafından bile kontrol altında tutulamıyordu.
’Düşman’ın kaleminden

BUGÜNE kadar Rus arşivinin tozlu raflarında kalan ancak tarihi öneme sahip olan raporun, o dönemde Osmanlı ile düşman olan bir ülkenin askeri yetkilisi tarafından hazırlanmış olması önem taşıyor. Raporu yazan Rus Tuğgeneral Bolhovitinov, Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya ve Avusturya-Macaristan ile birlikte, İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı savaştığı 1914-1918 yılları arasında Kafkas cephesinde bulunuyordu. Dolayısıyla gördüklerini diplomatik bir çarpıtma yapmadan, asker gerçekçiliğiyle aynen üstlerine aktarmış olduğu sanılıyor. Sözde Ermeni soykırımı meselesinde en büyük sorun, tarihi belgelerin nesnelliği. Özellikle Ermeni iddialarını destekleyen belgelerin, o dönemde Osmanlı’nın karşısında yer alan devletlerin diplomatları ve gazetecileri tarafından yazılmış olması dikkat çekiyor.

Çar’a sadakat yemini

Akademisyen Mehmet Perinçek’in ulaştığı tarihi fotoğrafta, Ermeni gönüllü çeteleri, Rus Çarı’na sadakat yemini ederken görülüyor. Çarlık Rusya generali Bolhovitinov, Kafkasya cephesinde Osmanlı ile savaşırken yazdığı raporunda, “Almanya’dan sonra Osmanlı Devleti de Rusya’ya savaş ilan etmeseydi, kontrol altında tutulması çok zor olan Ermeni unsurunu gönüllü birlikler olarak Kafkas cephesinde kullanma düşüncemiz olmazdı. Ermeni çeteleri savaştan sonra süngülerini rahatlıkla bize karşı da çevirebilir” diyor

h1

Tarih başa sarıyor

Nisan 30, 2008

SUNUŞ
21. yüzyılın başında genel durum

Dün’ü “okuyoruz..” Bugün’ü “yaşıyoruz!..”

Dün;
Hükümet âciz, haysiyetsiz ve korkaktı!..

Devlet içten ve dıştan çökertilmeye çalışılıyordu..

Yabancı memurlar ve ajanlar yurdun her yanında faaliyette idi!..
Bir “lider” aranıyordu!..

Demiryolları bizim değildi!

Kömür, şehir ışıkları ve suları, rıhtımlar, limanlar bizim değildi!

Bu memleketin size ait olduğunu söylüyorsunuz. Neniz var bu topraklarda?’deseler, öz canımızı ve camilerimizi gösterebilirdik!

Değil bankamız, bankalarda çalışan Türk memuru yoktu!

İtalyan, Balkan, 1. Dünya Harbi ve Kurtuluş Savaşı sırasında iç ve dış tahriklerle irili ufaklı 60 kadar isyan olmuştu!

Padişah, halife, vezirler ve paşalar millete ihanet etmişlerdi!

Nice edebiyatçılar, şairler halka sövmüşlerdi!..”

Ülkenin genel durumu ve görünüşü” şöyleydi. Mustafa Kemal anlatıyor:

-1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, 1.Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. (…) Saltanat ve hilâfet makamında oturan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet, âciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı. Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. Birer bahane ile İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. Nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da, İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor.

Bundan başka, memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.
Sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Hey’eti’ illerde çeteler kurmak ve idare etmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul. (…)”

Şimdi tarihi başa sarıyor ve hikâyemizi baştan alıyoruz . .

İşgal başlıyor, halk sessizce seyrediyor

Güzel yurdumuzun incilerinden İzmir, 15 Mayıs 1919 tarihinde işgal ediliyor. Yıllarca bu ülkenin ekmeğini yiyen, para kazanan şehirdeki Rumlar ise, şenlikler yapıyor ve karaya çıkan Yunan silâhendazlarını büyük gösterilerle karşılıyor

Ünlü İtalyan ressam Vittorio Pisani’nin İzmir’i işgal eden Yunan askerlerinin Kordon’da Türklere yaptıkları mezalimi anlatan tablosu.

5 Mayıs 1919 Perşembe.. Atatürk’ün Samsun’a çıkmasından dört gün önce, güzel yurdumuzun incilerinden İzmir işgal ediliyor. Halk sessiz ve üzgün seyrediyor. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’nın “mukavemet edilmemesi” emri yüzünden Türk kuvvetleri kışlalarına çekildiler. İngiliz, Fransız, Yunan bahriye silâhendazları (deniz piyadeleri) öğleden sonra, mevkii müstahkemleri (savunma tesislerini), kaleleri işgal ettiler.
Günlerden beri İzmir limanında toplanmakta olan yabancı harp gemilerinden öğleden sonra bahriye silâhendazları (deniz piyadeleri) indiler ve kentin çeşitli noktalarını işgal ettiler. İngiliz birlikleri, Karaburun ve Uzunada tarafını, Fransız kuvvetleri Urla ve Foçalar’ı, Yunan müfrezeleri de Yenikale’yi kontrolleri altına aldı.

Teslimiyetçi Şakir Paşa

Halk sokaklara, kordon boyuna yayılarak sessizlik içinde bu işgali seyretti. Yıllarca bu ülkenin ekmeğini yiyen, para kazanan şehirdeki Rumlar ise, şenlikler yaptılar ve karaya çıkan Yunan silâhendazlarını büyük gösterilerle karşıladılar.

Harbiye Nazırı Şakir Paşa, günümüzdeki “teslimiyetçiler” gibi, “Bu gibi şayialara (söylentilere) ehemmiyet vermeyin” açıklamasını yapıyor!.

Sabah saatlerinde, 17.Kolordu Kumandanı Ali Nadir Paşa, Harbiye Nezareti’ne (Savunma Bakanlığı’na) telgraf çekti. Komutanın telgrafından anlaşıldığına göre, resmi işgal, İstanbul Hükümeti tarafından komutana bildirilmedi. Yunan İşgal Komutanı ise, son dakikada tebligatta bulundu. Buna rağmen, Hükümetten bilgi verilmediği için, komutan kararsız.

İşgalcilerle “işbirliği” içindeki İstanbul Hükümeti, kendi ordusunun komutanını aldatıyor. Komutan da, basiretsiz ve aldanma eğiliminde.

Harbiye Nezareti suskun

Ali Nadir Paşa, telgrafında, “halktan duyduklarına dayanarak”, şöyle diyor:
“Halk arasındaki şayialara (söylentilere) göre, İzmir’in Yunan kıtaları tarafından işgal edileceği, yahut Yunanistan’dan daha evvel İzmir’e getirilmiş bulunan Yunan Kızılhaç ekiplerinin, el altından yerli Rumlar’dan teşkil edip silahlandırdığı kuvvetler tarafından, içeriden işgal altına alınacağı ihtimali vardır.” Komutan, işgal karşısında nasıl hareket edeceğini Bakanlığa sorarak, çok acele emir bekliyor. Fakat, Harbiye Nezareti İzmir’i savunacak olan komutana hiçbir cevap vermiyor!

O sırada, Midilli limanında bekleyen Averof Zırhlısı’nda, Yunan 1. İşgal Tümeni Komutanı Albay Zafiryo, son önlemlerini yazılı emre döküyordu:

Türk mukavemetine (direnişine) imkan bırakmamak için İzmir’in etrafı süratle abluka (kuşatma) altına alınacaktır. Yabancı unsurların kent içinde kargaşalık çıkarmalarına imkan bırakılmayacaktır. Kent içinde meydana gelecek direnişleri kırmak için, Türk ve Rum mahalleleri birbirlerinden tecrit edilecektir.”

Şayialara önem vermeyin

İşgalin planı, sabah saatlerinde Amiral Kaltorp’un başkanlığında yapılan bir toplantıda kararlaştırılmış ve saat 09.00’da, Kolordu Kumandanı Ali Nadir Paşa ile Vali Kambur İzzet’e bir nota ile işgal tebliğ edilmişti.

Kolordu kumandanı, işgal notasını alır almaz, bu kez, telgraf makinesinin başına geçti, Bâbıâlî ve Harbiye Nazırı Şakir Paşa ile konuşmaya çalıştı. Harbiye Nazırı Şakir Paşa, mors alfabesinin başında cevap veriyor:

İşgal vukuuna dair Bâbıâli’ye verilmiş bir malumat (bilgi) yoktur. Amiralin bu teklifi (işgale, ” teklif “ diyor!), Mütareke şartları hükümleri icabından olmakla, muvafakat edilmesi (uyulması) lüzumu tabiidir.”

Efendim, bunun bir Yunan işgaline yol açacağı ısrarlı şayiaları vardır.”
“Bu gibi şâyialara (söylentilere) ehemmiyet vermeyiniz!”

Esef verici olay yaşanmasın!

Gece yarısına yaklaşırken, İngiliz Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Kaltorp (Calthorpe) ikinci notasını (müzik notası değil, işgal notası!) veriyor ve “esef verici olaylara meydan verilmemesini” (!) istiyor:

Mondros Mütarekenamesinin 7. maddesi gereğince, İtilaf Devletleri namına, İzmir Yunan askeri birlikleri tarafından işgal olunacaktır. Bu karar Bâbıâli’ye de bildirilmiştir. Çıkarma kuvvetleri yarın (15 Mayıs 1919) saat 08.00’de İzmir’e ulaşacaklardır. Yunan deniz silahlı müfrezeleri, saat 07.00’den itibaren iskeleleri işgal edecektir. Esef verici olaylara meydan vermemek üzere, Osmanlı kıtaları, bulundukları mahallerde kalmalıdır. Bir İngiliz deniz piyade müfrezesi tarafından işgal edilecek olan Telgrafhanede, sansür edilmek kaydıyla, resmi muhaberata müsaade edilecektir. Yunan askeri makamlarının emirlerini bekleyin.”
İzmir’in karşısındaki Midilli adasındaki 1.Yunan Tümeni, sabaha karşı İzmir’e hareket ediyor. İşgal başlıyor!..
İzmir’deki Türk Komutan Ali Nadir Paşa ise, emrindeki birliklere şu talimatı veriyor!:
“İzmir müstahkem mevkii tahkimat bölgesi, bugün öğleden sonra İtilâf Devletleri kıtaları tarafından işgal edilecektir. Toplar ve diğer her türlü harp malzemesi bu kıtalara teslim edilecektir. Bu bölgelerdeki komutanlar, subaylar ve erler, esef verici olayların olmaması için (!) garnizonlarından çıkmayacaklar ve bu bölge dışında ve gerilerinde toplanacaklar, kolorduca verilecek emre göre hareket eyleyeceklerdir. Bu işgal esnasında katiyen karşı konmayacak, işgale gelecek İtilâf müfrezelerine gereken kolaylıklar gösterilecektir.”
Bu emri veren komutan, daha sonra, Yunanlı bir işgal teğmeninden tokat yiyeceğini bilmiyordu!.. Kolordu emri nedeniyle, Türk birlikleri işgalden hemen önce sessizce çekiliyor ve düzenli hiçbir çatışma olmuyor. Ordu “tek kurşun atmadan” İzmir işgalcilere teslim ediliyor!..
Bugün bile pek çok insan, İzmir’i yalnızca Yunanlılar’ın işgal ettiğinin propagandasını yapıyor. Oysa, İzmir’e çıkanların başında İngiliz, Fransız ve İtalyanlar geliyor. Bu ülkeler, Yunanlılar’ı ileri sürerek, onlara “işgal taşeronluğu” yaptırıyor. Kendileri, tıpkı Irak işgalinde olduğu gibi, geriden idare etmeyi tercih ediyor. Görüyoruz ki, neredeyse 100 yıl önceki taktik de aynı. Bugün yaptıkları hiç de sürpriz değil.

h1

HRAN DİNK:TEHCİR KONUSUDA ERMENİLER VE TÜRKLER DOĞRUYU SÖYLEMİYOR

Eylül 2, 2007

Agos gazetesi Genel Yayın yönetmeni Hrant Dink, tehcirden canlı kurtulanlar konusunda kimsenin dürüst davranmadığı inancında. Dink, 1919′da 650 bin Ermeni’nin geri döndüğü savını şu ilginç yaklaşımla değerlendiriyor: “Biraz da kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi daha iyi anlayabileceğiz. Belki herkese bir Ermeni akraba bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize daha yakınlaştıracak.”
Size göre 1915′te yaşananlar neydi?

1915′te yaşananların adını koymak açısından kafamda herhangi bir soru işareti yok ama adıyla uğraşmak gibi bir derdim de yok. Olan bitenin ne olduğunu idrak etmek problem olabilir ama bu da benim için sorun teşkil etmiyor. Sonuçta içselleştirilmiş bir tarih var. Yaşananlar benliğimize ve bedenimize işlemiş vaziyette. Bu dünyadaki tüm Ermeniler için geçerli ama Türkiye’de yaşayan Ermenilerin bir şansı var, diğerlerinin yaşamış olduğu travmayı biz yaşamıyoruz. Bizim yaşanan travmayı iyileştirecek bir ilacımız var, o da Türklerle birlikte yaşayabilmek. Canlı bir varlığı yüzlerce yıldır yaşadığı topraklardan söküp atıyorsanız aslında onu yokluğa uğurluyorsunuz demektir. Ermeni halkı 3 bin yıldır yaşadığı kökünden koparılmış, 90 yıldır, bir yokluğa ve belirsizliğe yolculanmıştır. Ermeni halkı bunun travmasını ve köklerine bağlı olamamanın acısını yaşamaktadır. Ermenistan’ın ortaya çıkmış olması travmayı gidercek bir unsur olarak görünse bile, yaşanan travmanın büyüklüğü bunu engelliyor.
Türkiye’nin resmi tezlerine göre, 1919 yılı itibarıyla 650 bine yakın Ermeni Anadolu’ya geri dönmüş. Tehcir sonrası böylesi kitlesel bir geri dönüş söz konusu mu?

Sayın Yusuf Halaçoğlu’nun, bu iddialarını dile getirdiği kitaplarındaki yaşananlara ilişkin tahrifatları düzeltmesi gerekir. Bu yapılmadan bu kitaplarda ortaya atılan diğer bilgileri de dikkate almak imkânsızdır. Bilim adamı ciddiyeti yanlışlığı ortaya konulan bilgileri düzeltmeyi gerektirir. Bilimsel duruş böyle sağlanabilir. Öte yandan 1919′da 650 bin civarında Ermeni’nin geri döndüğü söyleniyorsa, bu Ermenilerin ne olduğu da anlatılabiliyorsa, bu iddiaları ciddiye alırız. Ama benim Lozan belgelerinden edindiğim bilgilere göre, geri dönen Ermeni sayısı 300 bin. 130 bini İstanbul’a, 170 bini de Anadolu’nun çeşitli illerine gitmiş. Ama bu intikal eden Ermeni’nin ne kadarının kendi kimliğini ifade edebildiği, ne kadarının Müslümanlaştırıldığı gibi ayrıntılara sahip değiliz. Cumhuriyet tarihinde ise tümü İstanbul’da yaşayan 60 bin Ermeni’den söz ediliyor. Malatya, Sivas gibi yerlerde çok çok az sayıda Ermeni varlığından söz edilebilir. Ben belki sayın Halaçoğlu ile bir konuda hemfikir olabilirim. Ermeniler gelmiş olabilir. Ama bunlar sonradan ne oldu? Evlatlık alınan çocuklar, genç kızlar ne oldu? Biz de öğrenmeye açığız. Çünkü bu konuda Ermeni dünyasının da çok namuslu davrandığını düşünmüyorum. Ermeni tarihçilere de kalanları sorduğumda, ‘Orasını karıştırma’ diyorlar. ‘Karıştırma’ dedikleri noktanın, ‘Bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü’ tezine zarar vereceğini düşünüyorlar. ‘Öldüler’ demek işlerine geliyor. Ama her gün öğreniyoruz ki, onlar ölmemiş. Bekir Coşkun’un yazısında vardı. Anneannesinin Ermeni olduğunu söylüyordu. Daha kim bilir kimler böyle. Ölenlerin üzerinden konuşmak bizi doğru dürüst bir çözüme de götürmüyor. Biraz da kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi daha iyi anlayabileceğiz. Belki de birbirimize akraba çıkacağız. Bir yakınlaşmadan bahsediyorsak, bakalım hayat önümüze neler çıkaracak. Kalanların kimler olduğu açığa çıktıkça, eminim o zaman insanlar birbirlerini kolay kolay ‘Ermeni piçi’ ya da ‘Ermeni dölü’ diye aşağılayamayacaklar. Anadolu çok karışık bir tarih. Bu durumda Ermeniler de üsluplarına dikkat etmeliler. Belki herkese bir Ermeni akraba bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize daha yakınlaştıracak.
Yıllardan beri Türkiye’de dile yerleşmiş olan Türk Ermenileri betimlemesini nasıl değerlendiyorsunuz?

Ben ‘Türk değilim, Türkiyeliyim ve Ermeniyim’ dediğim için hakkımda dava açıldı. Bu sözlerim Türklüğü aşağılama olarak algılanıyor. Benim kendi kimliğimi ötekinin üzerine inşa etmemeye özenen bir yapım var. Türklüğü aşağılamayı bırak, başka hiçbir etnisiteyi aşağılayamam. Ama kusura bakmasınlar ben Ermeniyim ve Türkiyeliyim. Türk değilim. Türklüğün değil, Türkiyeliliğin hepimizi kucaklayan bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bir de insanın üzerine neden hissetmediği bir kimlik zorla giydirilmeye çalışılır ki?

Zaten somut ayrımcılıklar yok mu, örneğin Ermeniler askere alınırlar ama asla subay olamazlar.

Böyle şeyler var. Türkiye olumsuz anlamda ayrımcılığı zaten yapıyor. Ama diğer yandan istiyorlar ki, biz kendimizi Türk gibi hissedelim. Korkudan belki yaparım ama beni korkutarak Türkleştirilmemin kimseye faydası olmaz. Türk Ermenisi, Türk Yahudisi, Türk Rumu diyorlar. Peki Türk’ü tarif ederken Türk Türkü mü diyeceğiz? Ya da Almanya’daki Türkler kendilerini nasıl hissedecekler. Alman Türkü mü denilecek? Yakın geçmişte yaşandı. Bulgaristan’daki Türk’ün kendi Türk kimliğini haykırmasını isteyeceksin, bu meşru ve doğal olacak ama Ermeniler kendi kimliklerini savundukları zaman ‘Hayır’ diyeceksin. Bu ikiyüzlülüktür.

Size göre çözüm nerede ya da başka bir ifadeyle Ermeniler ne istiyor?
Öncelikle zaman ve bilgi gerekiyor. Türkiye’nin 90 yıl sonra siyasetçisi, halkı, aydınıyla büyük oranda gerçeği bilmediğini düşünüyorum. Zaman, gerçeği bilme, sorgulama, araştırma zamanı. Türkiye’ye dışarıdan yapılan ‘ikrar’ dayatması ve Türkiye’nin topluma yönelik ‘inkâr’ dayatması eşit ölçüde haksızlıktır. Bilginin, ifadenin serbestleşeceği bir sürece ihtiyaç var. Demokrasimiz geliştikçe, öğrendikçe vicdanlarımız da harekete geçmeye başlayacak. İfade özgürlüğünün olması gerekiyor. Kendi içinde konuşamayan bir Türkiye’nin Ermenilerle de konuşacak bir şeyi olamaz. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması, diplomatik ilişkinin geliştirilmesi tüm sorunların çözümünde motor görevi üstlenecektir. Böyle bir ilişki başlarsa, iki halk arasındaki ilişki açısından da normalleşme başlar. Tarihe saplanıp kalma niyetinde değiliz. Önemli olan geleceğimizi kurtarabilmektir. Tazminat meselesi de bu normalleşme ilişkisi içinde normal bir kavrama dönüşebilir. İki ülke yakın ilişkiler kurarlarsa, beraber kalkınma projelerini konuşmaya başlarlar. Hatta fakir Ermenistan’a Türkiye, Avrupa ve dünya neden destek vermesin.

‘Sadece insanlar değil bilinç de yok oldu’

Araştırmacı yazar Erdoğan Aydın’a göre Ermeni sorununun bugün büyüyerek önümüze gelmesinin ana sebebi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin inkârcı tutumu. Aydın, Ermeni katliamının bu topraklardaki sivil toplumu, vatandaşlık bilincini ve örgütlülüğü de yok ettiği inancında.

Ermeni sorununun, güncelleşerek önümüze gelmesinin kaynağı ne?
Öncelikle yeni bir dünyada yaşadığımızı ve bu yeni dünyada dün uluslararası politikada sorunsallaşmayan pek çok şeyin bugün çözümü zorunlu sorunlar haline geldiğini görmek lazım. Kuşkusuz bu süreçte Irak işgalinde olduğu gibi bir dizi haksız ve hukuk dışı müdahaleyle de karşı karşıyayız. Ancak ne Türkiye Irak’ın karşılaştığı tipte bir sorunla karşı karşıyadır ne de Ermeni sorunu suni bir sorun. Kaldı ki sorunun bu yeni dünya koşullarında güncelleşmesindeki belirleyici faktör, Türk devlet geleneğinin soruna ilişkin tutumudur. Başta Kürt sorunu olmak üzere karşısına çıkan sorunları inkâr ederek ve ezerek ‘çözmeye’ çalışan bu gelenek, yeni dünya koşullarında uluslar arası tepkilere de davet çıkarıyor. Sorunların sınırlar ardına saklanmasının artık mümkün olmadığı günümüzde bu tutum, sorunu daha da büyüterek kendini köşeye sıkıştıran bir ipoteğe dönüyor. Özetle sorunun emperyalist politikalarca maniple edilmesinden söz edilmesi halinde bile, buna olanak sağlayan birincil neden bu devlet politikasıdır. Bu ise, dünden farkla Türkiye’nin sorunlarını büyütüp, demokratikleşme ve kalkınma olanaklarını tahrip etmektedir. Oysa soruna daha soğukkanlı, hukuka uygun yaklaşabilmiş olsa hem böylesi bir uluslararası kuşatma olmayacak hem de sorunun çözümü mümkün olacak.

Soğukkanlılığı nasıl elde ederiz?

Empati yaparak, kendimizi onların yerine koyarak, geriye dönüp ‘Acaba Ermeniler yok edilmeseydi ne olurdu’ diye düşünerek…

Ne olurdu?

Halen yaşadığımız Türkiye bambaşka bir ülke olurdu. Unutulmamalı ki tehcir ve kırımlarla yok edilen, bu toprakların sadece hümanist potansiyeli, kültürel çeşitliliği değil aynı zamanda üretici güçleri, zanaatkâr birikimi, üretim kapasitesiydi. Ermeni ve Rumların tasfiyesi ülkemizin dünyadaki rekabete çok daha geri bir noktadan katılmasına neden oldu. Diğer yandan yokedilen aynı zamanda bu toprakların sivil toplumu, yani devlete karşı vatandaşlık bilinci ve örgütlülüğü idi. Özetle tehcir ve kırımdan sonra geriye kalan, üretici birikimi ve yurttaşlık kimliği çok daha geri, köylülüğü aşamayan mütevekkil bir halk, bu halkın karşısında çok daha güçlenmiş bir devlet, öteki kültür ve toplumlara karşı koşullanmış bir kültürel atmosferdi. Bu koşullar, aydınlanmanın toplumsal temel bulmakta niye bu denli zorlandığını, devletin niye bu denli ceberrut olduğunu, yoğun devlet yönlendirmesine karşın üretici güçlerin gelişme dinamiğinin niye bu denli cılız olduğunun yanıtını veriyor. ‘Bütün dünyanın bize karşı’ olduğu, herkesin ‘bizi bölmeye’ çalıştığı şeklinde, evrensel bir kimlik edinmemizi önleyen paranoya da işin cabası.

Kangrenleşmiş bu sorunun çözümü için neler yapılmalı?

Ne denli ağır olursa olsun her sorun gibi burada da çözüm mümkün. Ama öncelikle çözümden yana bir irade gerek. Karşılıklı bir güven atmosferi yaratılmalı. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması, hem iki tarafı da zenginleştirir, hem de önyargıların aşılmasını hızlandırır. Aksi halde devlet Ermenistan’ın boğazını sıktıkça, uluslararası planda Türkiye’nin de boğazı sıkılır.

Atalarımız canavar gibi gösterilemez

Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile yapılan röportaja dün kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ölü sayıları arasındaki fark nereden kaynaklanıyor, 50 binden 1 milyona..
Konsoloslar misyonerlerden aldıkları bilgilerle 1 milyon insanın sürgün edildiğini yazabiliyor. Harput’taki bir konsolos bunu yazıyor. Haber alma imkânının olmadığı bir dönemde bu rakam nasıl güvenilir olabilir? Bu insanların yüzde 15′i Halep’e vardı deniliyor. 850 bini öldü. Bu belgeyi tarihçi olarak kabul edemeyiz.
Amerika’nın Halep Konsolosu gönderdiği raporda “486 bin Ermeni göçmeni” diye yazıyor. Erzurum Konsolosu bütün Ermenilerin sürgün edildiğini ve öldürüldüğünü yazıyor. Halbuki Sivas Konsolosu sağ salim geldiklerini yazıyor. Bunlar karşılaştırılmadığı için farklı rakamlar ortaya çıkıyor. Halbuki imparatorluktaki genel Ermeni nüfusu belli. En yükseği 1 milyon
900 bin. 1.5 milyon öldürülmüşse 400 bin Ermeni kalması gerekirdi. Belgelerle bunun yalan olduğunu ortaya koyarız. Nitekim İngiliz belgelerine göre 1921′de 1 milyon 200 bin Ermeni yaşıyor. Biz de bunu söylüyoruz.
İstanbul konferansından söz ediyoruz. Gelin bunları tartışalım… Sadece bir kişiyi çıkarıp ağıt yakarak bu iş çözülmez. Elimde Doğu Anadolu’daki insanların anlattıkları var. Bunları göstersem kimsenin gözünde yaş kalmaz..
Bu dönemde devletin gizli emirleri var mı?

Teşkilatı Mahsusa ve Talat Paşa’nın gizli emirleri söyleniyor. Ama belge yok, sunmuyorlar. Buna karşın benim elimde yüzlerce belge var. Askerlerin önünde Ermeniler kaçırılıyor, buna karşılık hemen o bölgenin kaymakamına işten el çektiriliyor, Divanı Harbe veriliyor, ‘Suçlular bulunup cezalandırılsın, güvenlik olmadan kafile yola çıkarılmasın’ deniyor.
Peki bu suçlardan yargılanan oldu mu?

1915-1919 arasında 342 civarında kişi mahkûm ediliyor. Küreğe mahkûm var, idam yok. 1919 sonrasında da 1397 kişi yargılanıyor. Onlardan sadece 16 kişi cezalandırılıyor. Üçü idam ediliyor.
Soykırım yok da Kürt ve Arap milislerin fısatçılığı ve katliamı mı var?

Sadece Kürt ve Araplar değil. Türklerden de olmuştur. Komiteler sizin çocuğunuzu öldürmüşse onlar da silahlanıp sizi öldürmeye kalkışırlar. 300 bin civarında Ermeni ölmüşse 500-600 bin Müslüman ölmüş. Hepsine üzülüyorum. (Halil) Berktay diyor ki Anadolu Ermenilerden temizlenmiştir. Külliyen yanlış. Anadolu’da 300-450 bin Ermeni yaşadığı yazılıyor. 1921′de 281 bin Ermeni var. Hepsi tehcir edilmedi ki. İstanbul, Aydın, Bursa, Kütahya, Edirne Ermenileri duruyordu. 1918′de geri dönüş kararı çıkarıldı. Sevr öncesinde 644 bin 900 Ermeni yaşamaktadır. Amerika’ya gidenler hariç hepsi geri döndü. Baltimor, New York limanlarında yolcu listelerini araştırdık. Buna yalan diyemezler. Ne kadar Ermeninin nereye göçtüğünü, Ermeni araştırmacıların 52 doktora teziyle birlikte ortaya koyarım. İngilizlerin savaş kabinesine sunduğu belgeyi de gösteririm. Ermeniler de Türkler de trajedi yaşadı. Ermeniler sürgün edildi, öldürüldü. Ama bu soykırım değil.

91 yıl önce yaşanan olayların bugünü bloke etmesi nasıl önlenebilir?
Hrant Dink ya da Orhan Pamuk’a karışanlar bizim konuşmamıza engel çıkarılmasına karışmıyor. O tarihteki bir olayın soykırım olarak kabul edilmesi, hakkımız olmadığı halde, o insanların canavar olduğunu kabul etmemize ve onları suçlamamıza yol açar. Bugünkü nesilleri de atalarının böyle bir cinayeti işlediklerini kabule zorlar ki o da psikolojik travmalar yaratır. Bunu asla kabul etmeyiz, mümkün değil.
Bugün bizim onları yargılama hakkımız yoktur, dünyada kimsenin yoktur. Türkiye’de yaşayan bir insan onlara cani sıfatını yükleyemez.
Buna ne devletlerin ne de insanların hakkı vardır. Ben soykırım demedim, demem. Katliam derim. Ama Ermeniler de katliam yaptı.

‘Müslüman dedemin lakabı ‘Gâvur’du’

Lora Baytar: Hep Türk okullarında okudum. O nedenle yıllarca arkadaşlarım da genellikle Türkler arasındandı. Benim dedem Müslüman olmuş o nedenle Ermeni okuluna almadılar. Dedem Müslüman olduktan sonra adını Yusuf olarak değiştirmişti. Orucunu tutar, bütün Müslüman geleneklerini de yerine getirirdi. Babaannem ile birlikte Kayseri’de yaşarlardı. Ben ortaokuldayken öldüğü için kimliğini nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama sanki zorla Müslüman olmuş gibi değil, benimsemiş gibiydi. Öyle hatırlıyorum. Ama o ne kadar benimserse benimsesin, çevresinde ‘Gâvur Yusuf’ olarak bilinirdi. Bir yaz tatilinde Kayseri’ye dedemlerin yanına gitmiştik. Oradaki kız çocuklardan biriyle arkadaş olmuştuk. Bir gün bana, ’siz gâvur musunuz?’ diye sordu. Ben o zaman gâvurun ne demek olduğunu bilmiyordum. Gidip anneme söyledim. Dedem Müslüman olmasına karşın annem ve babam Hıristiyandı. Okuduğum okullarda pek bir zorluk çektiğimi söyleyemem. Ama bir ara din dersi herkese zorunluydu. Not almak için namaz kıldığımı hatırlıyorum. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okudum. Üniversitede de birtakım garip sualler dışında herhangi bir dıştalayıcı davranış görmedim. Ama Ermeniceyi çok az bildiğim için bir keresinde Fransa’dan gelen Ermeni grup tarafından dışlandığım oldu.

 

h1

HRANT DİNK’ E GÖRE TEHCİR KONUSUNDA ERMENİLER VE TÜRKLER DOĞRU SÖYLEMİYOR

Eylül 1, 2007

Agos gazetesi Genel Yayın yönetmeni Hrant Dink, tehcirden canlı kurtulanlar konusunda kimsenin dürüst davranmadığı inancında. Dink, 1919′da 650 bin Ermeni’nin geri döndüğü savını şu ilginç yaklaşımla değerlendiriyor: “Biraz da kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi daha iyi anlayabileceğiz. Belki herkese bir Ermeni akraba bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize daha yakınlaştıracak.”

Size göre 1915′te yaşananlar neydi?

1915′te yaşananların adını koymak açısından kafamda herhangi bir soru işareti yok ama adıyla uğraşmak gibi bir derdim de yok. Olan bitenin ne olduğunu idrak etmek problem olabilir ama bu da benim için sorun teşkil etmiyor. Sonuçta içselleştirilmiş bir tarih var. Yaşananlar benliğimize ve bedenimize işlemiş vaziyette. Bu dünyadaki tüm Ermeniler için geçerli ama Türkiye’de yaşayan Ermenilerin bir şansı var, diğerlerinin yaşamış olduğu travmayı biz yaşamıyoruz. Bizim yaşanan travmayı iyileştirecek bir ilacımız var, o da Türklerle birlikte yaşayabilmek. Canlı bir varlığı yüzlerce yıldır yaşadığı topraklardan söküp atıyorsanız aslında onu yokluğa uğurluyorsunuz demektir. Ermeni halkı 3 bin yıldır yaşadığı kökünden koparılmış, 90 yıldır, bir yokluğa ve belirsizliğe yolculanmıştır. Ermeni halkı bunun travmasını ve köklerine bağlı olamamanın acısını yaşamaktadır. Ermenistan’ın ortaya çıkmış olması travmayı gidercek bir unsur olarak görünse bile, yaşanan travmanın büyüklüğü bunu engelliyor.
Türkiye’nin resmi tezlerine göre, 1919 yılı itibarıyla 650 bine yakın Ermeni Anadolu’ya geri dönmüş. Tehcir sonrası böylesi kitlesel bir geri dönüş söz konusu mu?
Sayın Yusuf Halaçoğlu’nun, bu iddialarını dile getirdiği kitaplarındaki yaşananlara ilişkin tahrifatları düzeltmesi gerekir. Bu yapılmadan bu kitaplarda ortaya atılan diğer bilgileri de dikkate almak imkânsızdır. Bilim adamı ciddiyeti yanlışlığı ortaya konulan bilgileri düzeltmeyi gerektirir. Bilimsel duruş böyle sağlanabilir. Öte yandan 1919′da 650 bin civarında Ermeni’nin geri döndüğü söyleniyorsa, bu Ermenilerin ne olduğu da anlatılabiliyorsa, bu iddiaları ciddiye alırız. Ama benim Lozan belgelerinden edindiğim bilgilere göre, geri dönen Ermeni sayısı 300 bin. 130 bini İstanbul’a, 170 bini de Anadolu’nun çeşitli illerine gitmiş. Ama bu intikal eden Ermeni’nin ne kadarının kendi kimliğini ifade edebildiği, ne kadarının Müslümanlaştırıldığı gibi ayrıntılara sahip değiliz. Cumhuriyet tarihinde ise tümü İstanbul’da yaşayan 60 bin Ermeni’den söz ediliyor. Malatya, Sivas gibi yerlerde çok çok az sayıda Ermeni varlığından söz edilebilir. Ben belki sayın Halaçoğlu ile bir konuda hemfikir olabilirim. Ermeniler gelmiş olabilir. Ama bunlar sonradan ne oldu? Evlatlık alınan çocuklar, genç kızlar ne oldu? Biz de öğrenmeye açığız. Çünkü bu konuda Ermeni dünyasının da çok namuslu davrandığını düşünmüyorum. Ermeni tarihçilere de kalanları sorduğumda, ‘Orasını karıştırma’ diyorlar. ‘Karıştırma’ dedikleri noktanın, ‘Bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü’ tezine zarar vereceğini düşünüyorlar. ‘Öldüler’ demek işlerine geliyor. Ama her gün öğreniyoruz ki, onlar ölmemiş. Bekir Coşkun’un yazısında vardı. Anneannesinin Ermeni olduğunu söylüyordu. Daha kim bilir kimler böyle. Ölenlerin üzerinden konuşmak bizi doğru dürüst bir çözüme de götürmüyor. Biraz da kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi daha iyi anlayabileceğiz. Belki de birbirimize akraba çıkacağız. Bir yakınlaşmadan bahsediyorsak, bakalım hayat önümüze neler çıkaracak. Kalanların kimler olduğu açığa çıktıkça, eminim o zaman insanlar birbirlerini kolay kolay ‘Ermeni piçi’ ya da ‘Ermeni dölü’ diye aşağılayamayacaklar. Anadolu çok karışık bir tarih. Bu durumda Ermeniler de üsluplarına dikkat etmeliler. Belki herkese bir Ermeni akraba bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize daha yakınlaştıracak.
Yıllardan beri Türkiye’de dile yerleşmiş olan Türk Ermenileri betimlemesini nasıl değerlendiyorsunuz?

Ben ‘Türk değilim, Türkiyeliyim ve Ermeniyim’ dediğim için hakkımda dava açıldı. Bu sözlerim Türklüğü aşağılama olarak algılanıyor. Benim kendi kimliğimi ötekinin üzerine inşa etmemeye özenen bir yapım var. Türklüğü aşağılamayı bırak, başka hiçbir etnisiteyi aşağılayamam. Ama kusura bakmasınlar ben Ermeniyim ve Türkiyeliyim. Türk değilim. Türklüğün değil, Türkiyeliliğin hepimizi kucaklayan bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bir de insanın üzerine neden hissetmediği bir kimlik zorla giydirilmeye çalışılır ki?

Zaten somut ayrımcılıklar yok mu, örneğin Ermeniler askere alınırlar ama asla subay olamazlar.

Böyle şeyler var. Türkiye olumsuz anlamda ayrımcılığı zaten yapıyor. Ama diğer yandan istiyorlar ki, biz kendimizi Türk gibi hissedelim. Korkudan belki yaparım ama beni korkutarak Türkleştirilmemin kimseye faydası olmaz. Türk Ermenisi, Türk Yahudisi, Türk Rumu diyorlar. Peki Türk’ü tarif ederken Türk Türkü mü diyeceğiz? Ya da Almanya’daki Türkler kendilerini nasıl hissedecekler. Alman Türkü mü denilecek? Yakın geçmişte yaşandı. Bulgaristan’daki Türk’ün kendi Türk kimliğini haykırmasını isteyeceksin, bu meşru ve doğal olacak ama Ermeniler kendi kimliklerini savundukları zaman ‘Hayır’ diyeceksin. Bu ikiyüzlülüktür.

Size göre çözüm nerede ya da başka bir ifadeyle Ermeniler ne istiyor?
Öncelikle zaman ve bilgi gerekiyor. Türkiye’nin 90 yıl sonra siyasetçisi, halkı, aydınıyla büyük oranda gerçeği bilmediğini düşünüyorum. Zaman, gerçeği bilme, sorgulama, araştırma zamanı. Türkiye’ye dışarıdan yapılan ‘ikrar’ dayatması ve Türkiye’nin topluma yönelik ‘inkâr’ dayatması eşit ölçüde haksızlıktır. Bilginin, ifadenin serbestleşeceği bir sürece ihtiyaç var. Demokrasimiz geliştikçe, öğrendikçe vicdanlarımız da harekete geçmeye başlayacak. İfade özgürlüğünün olması gerekiyor. Kendi içinde konuşamayan bir Türkiye’nin Ermenilerle de konuşacak bir şeyi olamaz. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması, diplomatik ilişkinin geliştirilmesi tüm sorunların çözümünde motor görevi üstlenecektir. Böyle bir ilişki başlarsa, iki halk arasındaki ilişki açısından da normalleşme başlar. Tarihe saplanıp kalma niyetinde değiliz. Önemli olan geleceğimizi kurtarabilmektir. Tazminat meselesi de bu normalleşme ilişkisi içinde normal bir kavrama dönüşebilir. İki ülke yakın ilişkiler kurarlarsa, beraber kalkınma projelerini konuşmaya başlarlar. Hatta fakir Ermenistan’a Türkiye, Avrupa ve dünya neden destek vermesin.

‘Sadece insanlar değil bilinç de yok oldu’

Araştırmacı yazar Erdoğan Aydın’a göre Ermeni sorununun bugün büyüyerek önümüze gelmesinin ana sebebi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin inkârcı tutumu. Aydın, Ermeni katliamının bu topraklardaki sivil toplumu, vatandaşlık bilincini ve örgütlülüğü de yok ettiği inancında.

Ermeni sorununun, güncelleşerek önümüze gelmesinin kaynağı ne?
Öncelikle yeni bir dünyada yaşadığımızı ve bu yeni dünyada dün uluslararası politikada sorunsallaşmayan pek çok şeyin bugün çözümü zorunlu sorunlar haline geldiğini görmek lazım. Kuşkusuz bu süreçte Irak işgalinde olduğu gibi bir dizi haksız ve hukuk dışı müdahaleyle de karşı karşıyayız. Ancak ne Türkiye Irak’ın karşılaştığı tipte bir sorunla karşı karşıyadır ne de Ermeni sorunu suni bir sorun. Kaldı ki sorunun bu yeni dünya koşullarında güncelleşmesindeki belirleyici faktör, Türk devlet geleneğinin soruna ilişkin tutumudur. Başta Kürt sorunu olmak üzere karşısına çıkan sorunları inkâr ederek ve ezerek ‘çözmeye’ çalışan bu gelenek, yeni dünya koşullarında uluslar arası tepkilere de davet çıkarıyor. Sorunların sınırlar ardına saklanmasının artık mümkün olmadığı günümüzde bu tutum, sorunu daha da büyüterek kendini köşeye sıkıştıran bir ipoteğe dönüyor. Özetle sorunun emperyalist politikalarca maniple edilmesinden söz edilmesi halinde bile, buna olanak sağlayan birincil neden bu devlet politikasıdır. Bu ise, dünden farkla Türkiye’nin sorunlarını büyütüp, demokratikleşme ve kalkınma olanaklarını tahrip etmektedir. Oysa soruna daha soğukkanlı, hukuka uygun yaklaşabilmiş olsa hem böylesi bir uluslararası kuşatma olmayacak hem de sorunun çözümü mümkün olacak.

Soğukkanlılığı nasıl elde ederiz?

Empati yaparak, kendimizi onların yerine koyarak, geriye dönüp ‘Acaba Ermeniler yok edilmeseydi ne olurdu’ diye düşünerek…

Ne olurdu?

Halen yaşadığımız Türkiye bambaşka bir ülke olurdu. Unutulmamalı ki tehcir ve kırımlarla yok edilen, bu toprakların sadece hümanist potansiyeli, kültürel çeşitliliği değil aynı zamanda üretici güçleri, zanaatkâr birikimi, üretim kapasitesiydi. Ermeni ve Rumların tasfiyesi ülkemizin dünyadaki rekabete çok daha geri bir noktadan katılmasına neden oldu. Diğer yandan yokedilen aynı zamanda bu toprakların sivil toplumu, yani devlete karşı vatandaşlık bilinci ve örgütlülüğü idi. Özetle tehcir ve kırımdan sonra geriye kalan, üretici birikimi ve yurttaşlık kimliği çok daha geri, köylülüğü aşamayan mütevekkil bir halk, bu halkın karşısında çok daha güçlenmiş bir devlet, öteki kültür ve toplumlara karşı koşullanmış bir kültürel atmosferdi. Bu koşullar, aydınlanmanın toplumsal temel bulmakta niye bu denli zorlandığını, devletin niye bu denli ceberrut olduğunu, yoğun devlet yönlendirmesine karşın üretici güçlerin gelişme dinamiğinin niye bu denli cılız olduğunun yanıtını veriyor. ‘Bütün dünyanın bize karşı’ olduğu, herkesin ‘bizi bölmeye’ çalıştığı şeklinde, evrensel bir kimlik edinmemizi önleyen paranoya da işin cabası.

Kangrenleşmiş bu sorunun çözümü için neler yapılmalı?

Ne denli ağır olursa olsun her sorun gibi burada da çözüm mümkün. Ama öncelikle çözümden yana bir irade gerek. Karşılıklı bir güven atmosferi yaratılmalı. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması, hem iki tarafı da zenginleştirir, hem de önyargıların aşılmasını hızlandırır. Aksi halde devlet Ermenistan’ın boğazını sıktıkça, uluslararası planda Türkiye’nin de boğazı sıkılır.

YUSUF HALAÇOĞLU :Atalarımız canavar gibi gösterilemez

Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile yapılan röportaja dün kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Ölü sayıları arasındaki fark nereden kaynaklanıyor, 50 binden 1 milyona..
Konsoloslar misyonerlerden aldıkları bilgilerle 1 milyon insanın sürgün edildiğini yazabiliyor. Harput’taki bir konsolos bunu yazıyor. Haber alma imkânının olmadığı bir dönemde bu rakam nasıl güvenilir olabilir? Bu insanların yüzde 15′i Halep’e vardı deniliyor. 850 bini öldü. Bu belgeyi tarihçi olarak kabul edemeyiz.
Amerika’nın Halep Konsolosu gönderdiği raporda “486 bin Ermeni göçmeni” diye yazıyor. Erzurum Konsolosu bütün Ermenilerin sürgün edildiğini ve öldürüldüğünü yazıyor. Halbuki Sivas Konsolosu sağ salim geldiklerini yazıyor. Bunlar karşılaştırılmadığı için farklı rakamlar ortaya çıkıyor. Halbuki imparatorluktaki genel Ermeni nüfusu belli. En yükseği 1 milyon 900 bin. 1.5 milyon öldürülmüşse 400 bin Ermeni kalması gerekirdi. Belgelerle bunun yalan olduğunu ortaya koyarız. Nitekim İngiliz belgelerine göre 1921′de 1 milyon 200 bin Ermeni yaşıyor. Biz de bunu söylüyoruz.
İstanbul konferansından söz ediyoruz. Gelin bunları tartışalım… Sadece bir kişiyi çıkarıp ağıt yakarak bu iş çözülmez. Elimde Doğu Anadolu’daki insanların anlattıkları var. Bunları göstersem kimsenin gözünde yaş kalmaz..

Bu dönemde devletin gizli emirleri var mı?

Teşkilatı Mahsusa ve Talat Paşa’nın gizli emirleri söyleniyor. Ama belge yok, sunmuyorlar. Buna karşın benim elimde yüzlerce belge var. Askerlerin önünde Ermeniler kaçırılıyor, buna karşılık hemen o bölgenin kaymakamına işten el çektiriliyor, Divanı Harbe veriliyor, ‘Suçlular bulunup cezalandırılsın, güvenlik olmadan kafile yola çıkarılmasın’ deniyor.

Peki bu suçlardan yargılanan oldu mu?

1915-1919 arasında 342 civarında kişi mahkûm ediliyor. Küreğe mahkûm var, idam yok. 1919 sonrasında da 1397 kişi yargılanıyor. Onlardan sadece 16 kişi cezalandırılıyor. Üçü idam ediliyor.

Soykırım yok da Kürt ve Arap milislerin fısatçılığı ve katliamı mı var?

Sadece Kürt ve Araplar değil. Türklerden de olmuştur. Komiteler sizin çocuğunuzu öldürmüşse onlar da silahlanıp sizi öldürmeye kalkışırlar. 300 bin civarında Ermeni ölmüşse 500-600 bin Müslüman ölmüş. Hepsine üzülüyorum. (Halil) Berktay diyor ki Anadolu Ermenilerden temizlenmiştir. Külliyen yanlış. Anadolu’da 300-450 bin Ermeni yaşadığı yazılıyor. 1921′de 281 bin Ermeni var. Hepsi tehcir edilmedi ki. İstanbul, Aydın, Bursa, Kütahya, Edirne Ermenileri duruyordu. 1918′de geri dönüş kararı çıkarıldı. Sevr öncesinde 644 bin 900 Ermeni yaşamaktadır. Amerika’ya gidenler hariç hepsi geri döndü. Baltimor, New York limanlarında yolcu listelerini araştırdık. Buna yalan diyemezler. Ne kadar Ermeninin nereye göçtüğünü, Ermeni araştırmacıların 52 doktora teziyle birlikte ortaya koyarım. İngilizlerin savaş kabinesine sunduğu belgeyi de gösteririm. Ermeniler de Türkler de trajedi yaşadı. Ermeniler sürgün edildi, öldürüldü. Ama bu soykırım değil.

91 yıl önce yaşanan olayların bugünü bloke etmesi nasıl önlenebilir?
Hrant Dink ya da Orhan Pamuk’a karışanlar bizim konuşmamıza engel çıkarılmasına karışmıyor. O tarihteki bir olayın soykırım olarak kabul edilmesi, hakkımız olmadığı halde, o insanların canavar olduğunu kabul etmemize ve onları suçlamamıza yol açar. Bugünkü nesilleri de atalarının böyle bir cinayeti işlediklerini kabule zorlar ki o da psikolojik travmalar yaratır. Bunu asla kabul etmeyiz, mümkün değil.
Bugün bizim onları yargılama hakkımız yoktur, dünyada kimsenin yoktur. Türkiye’de yaşayan bir insan onlara cani sıfatını yükleyemez.
Buna ne devletlerin ne de insanların hakkı vardır. Ben soykırım demedim, demem. Katliam derim. Ama Ermeniler de katliam yaptı.

‘Müslüman dedemin lakabı ‘Gâvur’du’

Lora Baytar: Hep Türk okullarında okudum. O nedenle yıllarca arkadaşlarım da genellikle Türkler arasındandı. Benim dedem Müslüman olmuş o nedenle Ermeni okuluna almadılar. Dedem Müslüman olduktan sonra adını Yusuf olarak değiştirmişti. Orucunu tutar, bütün Müslüman geleneklerini de yerine getirirdi. Babaannem ile birlikte Kayseri’de yaşarlardı. Ben ortaokuldayken öldüğü için kimliğini nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama sanki zorla Müslüman olmuş gibi değil, benimsemiş gibiydi. Öyle hatırlıyorum. Ama o ne kadar benimserse benimsesin, çevresinde ‘Gâvur Yusuf’ olarak bilinirdi. Bir yaz tatilinde Kayseri’ye dedemlerin yanına gitmiştik. Oradaki kız çocuklardan biriyle arkadaş olmuştuk. Bir gün bana, ’siz gâvur musunuz?’ diye sordu. Ben o zaman gâvurun ne demek olduğunu bilmiyordum. Gidip anneme söyledim. Dedem Müslüman olmasına karşın annem ve babam Hıristiyandı. Okuduğum okullarda pek bir zorluk çektiğimi söyleyemem. Ama bir ara din dersi herkese zorunluydu. Not almak için namaz kıldığımı hatırlıyorum. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okudum. Üniversitede de birtakım garip sualler dışında herhangi bir dıştalayıcı davranış görmedim. Ama Ermeniceyi çok az bildiğim için bir keresinde Fransa’dan gelen Ermeni grup tarafından dışlandığım oldu.

Radikal